Peygamber Efendimiz, yaşadığı her bir yıl için bir deve olmak üzere altmış üç deveyi kendi eliyle kurban ettikten sonra bıçağı Hz. Ali'ye verdi. Geri kalanını da o kesti. Allah Resûlü kesilen her devenin etinden birer parça alınmasını emretti. Bunlar bir çömleğe konularak pişirildi. Hz. Ali ile birlikte ondan yediler. Daha sonra Efendimiz develerin kalan etlerini, derilerini ve çullarını fakirlere dağıtmasını Hz. Ali'ye emretti.
Nebiyy-i Ekrem Efendimiz kurbanını kesince berberini çağırarak tıraş oldu. Kadınlara tıraş değil, ancak saçlarından kırpmak vardır! buyurarak kadınların başlarını tıraş ettirmelerini yasakladı. (Dârimî, Menâsik, 63)
Peygamberimiz Kurban bayramının birinci günü öğle vaktinden önce hayvanına binerek ifâda tavafını yapmak üzere Beytullah'a gitti. Tavafı bitirdikten sonra öğle namazını kıldı. Daha sonra Zemzem kuyusuna gitti. O gün akşama doğru Mina'ya döndü. Teşrik günlerinin gecelerini Mina'da geçirdi. Bu gecelerde, gelip Beytullâh'ı ziyaret etmekten de geri durmadı.
Fahr-i Kâinât Efendimiz, kurban gününü takib eden birinci ve ikinci teşrik günlerinde güneş batıya doğru meyledince yürüyerek, Mina mescidinden sonraki ilk cemrenin yanına vardı. Teşrik günlerinin sonuncu günü, üçüncü gün cemresini atıp öğleden sonra Mina'dan Muhassab'a hareket etti. Müslümanlar, Muhassab'dan etrâfa dağılıp gitmeye yönelince:
Sakın, son varacağı yer Beytullah olmadıkça, hiç kimse bir yere gitmesin! buyurdu. (Dârimî, Menâsik, 85) Zilhicce'nin on dördüncü günü sabah namazından önce Beytullah'ı tavafa gidileceğini ilan etti. Beytullâh'a gidip vedâ tavâfını yaptı.
Bu arada bir zât gelip Mekke'de kalmayı sordu. Allâh Resûlü:
Mekke kalma yeri değildir. Dışardan gelen kimselerin, hac ibadetlerini yerine getirdikten sonra Mekke'de kalacağı müddet üç gecedir! buyurdu. (İbn-i Hanbel, IV, 339)
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Harem-i Şerîf'e son derece ta'zim gösterirdi. Bir şey yemek yahut bir ihtiyacını gidermek istediği vakit dışarıya çıkar, uzak bir yere giderdi. Usanma gelmesin ve ta'zîmde kusur göstermeyeyim diye orada uzun müddet kalmazdı. Zîrâ herhangi bir beldede bulunup kalbin Beytullâh'a bağlı olması, onun yanında durup da kalbin usanmış olmasından ve memleketine takılı kalmasından daha hayırlıdır.
Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- ve Müslümanlar, vedâ tavafını yaptıktan sonra hep birlikte Medine'nin yolunu tuttular. (Buhârî, Hac, 21, 70, 128; Müslim, Hac, 147; İbn-i Mâce, Menâsik, 84)
Hac Allâh'ı, âhireti ve önceki peygamberlerin hâtıralarını akla getiren nişânelerle dolu bir ibâdettir. Her bir rüknün çok derin mânâsı vardır. Bu sebeple Muhammed Parsâ hazretleri, Şiblî -rahmetullâhi aleyh-'den naklen, hac ibâdetinin kıyâmete benzediğini şöyle îzâh eder:
Hac mü'minlere kıyâmeti hatırlatır. Kişinin evini, ehlini ve vatanını terkedip yollara düşmesi ve bu arada çektiği sıkıntılar, hastalık ve ölüm hallerini temsil eder. Mîkat mahalline ulaşmak sûrun üfürülmesidir ki artık hacılar dünya libaslarından soyunmuşlar ve kıyâmet sahasına girmişlerdir. Lebbeyk nidâları kıyâmet gününün dâvetçisine icâbettir. Arafat'a koşmak, kıyâmet gününde Arasat'a koşmanın; Arafat'ta toplanmak ise mahşerde toplanmanın bir simgesidir. Vakfe, kıyâmette Allah Azîmüşşân'ın huzurunda durmanın temsîlidir. Arafat'tan Meş'ar-i Haram'a (Müzdelife'ye) akış, ilk duruşmadan sonra Mahkeme-i Kübrâ'nın son duruşmasına gitmek gibidir. Ziyâret tavafı için Mekke'ye gitmek, Dost'un dîdârını görmeye gitmektir. Beytullâh'ı tavaf, arşın etrâfında dönmek ve gölgesinde yer aramaya benzer. Hacer-i Esved'i öpmek, Allâh'a olan ahdi tâzelemek ve yerine getirmektir. Vedâ tavâfı ise kıyâmet ehlinin ebedî yerlerine gitmek üzere mahşerden ayrılmalarıdır. Kâseleri Zemzem'den doldurmak, ümmet-i Muhammed'in cennet kâselerini Kevser Havuzu'ndan doldurmalarını temsil eder. Kurban kesmek, ölümün cennetle cehennem arasında kesilmesinin misâlidir. Başların açılması ise kıyamette her şeyin açığa çıkmasını temsil eder. ( Tevhîde Giriş , s. 241-244)
Sevgili Peygamberimiz, Hâccetü'l-İslâm'da kıran haccına 1 niyet ettiği için, haccı esnâsında bir de umre yapmıştır. Önceden ifâ ettikleri ile birlikte toplam dört umresi olmuştur. Umre, farz olmayıp sünnet bir ibâdet olmakla birlikte, Efendimiz ona da çok ehemmiyet atfetmiştir. Umrenin fazîletini beyân için şöyle buyurmuştur:
Hac ve umreyi peşpeşe yapın. Çünkü bunların peşpeşe yapılması, tıpkı körüğün demirin pasını temizlemesi gibi, fakirliği ve günâhları temizler. (İbn-i Mâce, Menâsik, 3)
Umre ibâdeti, daha sonraki bir umreye kadar işlenecek günâhlara keffârettir. Mebrûr haccın karşılığı ise ancak cennettir. (Buhârî, Umre, 1)
Ramazan ayında umre yapan ümmetini daha da taltif ederek onlara:
Ramazan ayında yapılan umre tam bir hac sayılır, yahut da benimle birlikte yapılmış bir haccın yerini tutar. müjdesini vermiştir. (Buhârî, Umre, 4)
İbn-i Arabî hazretlerinin el-Fütühâtü'l-Mekkiyye isimli eserinde yer alan Şeyh Şiblî rahimehullâh-'ın nefsiyle yaptığı hesaplaşma, haccın mânevî derinliğini ne güzel ortaya koymaktadır:
Şiblî: (Nefsine hitâben) hacca niyet edip ihrama girdin mi?
Nefs: Evet girdim.
Hayatın boyunca bu hac niyetinden başka bütün yaptığın niyetleri fesh ettin mi?
Hayır.
Öyle ise hacca niyet edemedin. Sonra ihram için elbiselerini çıkardın mı?
Evet, çıkardım.
Elbiseyi çıkardığın gibi, kalbini dünya işlerinden ve mâsivâdan tecrid ettin mi?
Hayır.
Öyle ise ihrama giremedin. Sonra, temizlendin mi?
Evet.
Sende bulunan illetlerin hepsi, bu temizlikle iyi oldu mu?
Hayır.
Öyle ise temizlenmedin. Telbiye getirdin mi?
Evet.
Yaptığın telbiye gibi sana cevap verildi mi?
Hayır.
Şu halde hakkıyla telbiye edemedin. Harem-i Şerif'e girdin mi?
Evet.
Harem'e girerken haram şeylerden vazgeçtiğine gerçekten inandın mı?
Hayır.
Buna göre Harem-i Şerif'e giremedin. Sonra Mekke-i Mükerreme'ye yaklaştın mı?
Evet.
Mekke'ye yaklaşmakla Hak -celle ve alâ-'dan sana bir hal geldi mi?
Hayır.
Öyle ise bu da olmadı. Mescid-i Haram'a girdin mi?
Evet girdim.
Allâh'ı bildiğin vechile O'na yaklaşabildin mi?
Hayır.
Öyle ise Mescid'e girmedin. Ka'be'yi gördün mü?
Evet gördüm.
Kasd ve niyet ettiğin şeyi gördün mü?
Hayır.
Bu takdirde Ka'be'yi görmedin. Yedi defa reml ve meşy ettin mi? Yâni kısmen koşarak ve kısmen de sükûnetle yürüdün mü?
Evet.
Dünyadan firar edip onunla alâkanı keserek Hakk -sübhanehü ve teâlâ-'ya şükrettin mi?
Hayır.
Şu halde reml etmedin. Hacer-i Esved'i musâfaha ile öptün mü?
Evet.
(Bu cevabı alınca çırpınmaya başladı) Kendine gel, sen ne söylüyorsun. Hacer-i Esved'le musâfaha eden Hak'la musâfaha eder. Hak'la musafaha eden dâire-i emn ü emâna girer. Sende böyle bir hal zâhir oldu mu?
Hayır.
Öyle ise musâfaha etmedin. Sonra Allâh'ın huzurunda Vakfe'de durdun mu, iki rekât namaz kıldın mı?
Evet.
Nezd-i İlahî'de olan makâmını anlayabildin mi?
Hayır.
Öyle ise ne vakfe yaptın, ne de namaz kıldın. Safâ'ya çıktın mı?
Evet.
Ne yaptın?
Yedi defa tekbir aldım, haccı hatırladım, Allâh'tan kabul diledim.
Melâike'nin tekbiri gibi tekbir alıp orada iken tekbirin hakîkî mânâsını anladın mı?
Hayır.
Safâ'dan indin mi?
Evet.
Bütün mânevî hastalıklar senden zâil olarak, hâlis ve sâfî oldun mu?
Hayır.
Öyle ise Safâ'ya ne çıktın ne de indin. Sonra koştun mu?
Evet.
Nefsinden firâr edib Hakk'a vâsıl oldun mu?
Hayır.
Öyle ise koşmadın. Sonra Merve'ye vâsıl oldun mu?
Evet.
Sana bir vakâr ve sükûnet hâli geldi mi?
Hayır.
Şu hâlde Merve'ye vâsıl olmadın. Minâ'ya çıktın mı?
Evet.
Yaptığın isyâna karşı Cenâb-ı Hak'tan af diledin mi?
Hayır.
Öyleyse Minâ'ya çıkmadın. Mescidü'l-Hayf'e girdin mi?
Evet.
Girerken, çıkarken Allâh'tan korktun mu? Buradaki korku gibi başka zamanlarda da nefsinde bir korku buldun mu?
Hayır.
Burada da bir şey yapamadın. Arafât'a çıktın mı? Vakfe'ye durdun mu?
Evet.
Yaratıldığın hâli, içinde bulunduğun durumu ve yarın ne olacağını bildin mi?
Hayır.
Öyleyse Arafât vazifesini de yapamadın. Müzdelife'ye indin mi? Meş'ari'l-Harâm'ı gördün mü?
Evet.
Kendini ve dünyayı unutacak bir hâlde kalbini Allâh'a bağlayarak zikrettin mi?
Hayır.
Şu hâlde Müzdelife'de durmadın. Sonra Minâ'ya girdin mi, Kurban kestin mi?
Evet.
Nefsini kurban ettin mi?
Hayır.
O zaman bir şey kesmedin. Sonra cemre attın mı?
Evet.
Cehlini atıp, ona bedel ilim kazanabildin mi?
Hayır.
Öyle ise cemre atmadın. Sonra tıraş oldun mu?
Evet.
Dünyaya ait emel ve arzularını kökünden söküp attın mı?
Hayır.
Bunu da yapamadın. Sonra ziyâret tavâfında bulundun mu?
Evet.
Bu ziyâret dolayısıyla hakîkatlerden ve kerâmetlerden sana bir şey keşf olundu mu? Çünkü Rasül-i Ekrem Efendimiz; Hacılar ve umreciler, Allâh'ın ziyaretçisidir. Ziyâret olunanın, ziyâretçilere bir şeyler ikrâm etmesi gerekir. buyurdu.
Hayır.
Şu halde ziyâret etmedin. Sonra ihramdan çıkıp tehallül ettin mi? Yani helâl işleri yapmaya başladın mı?
Evet.
Bundan böyle helâlinden yemeye azmettin mi?
Hayır.
Öyle ise tehallül etmedin. Sonra vedâ ettin mi?
Evet.
Şiblî: Ruhunla, nefsine külliyen vedâ ettin mi?
Nefs: Hayır.
Şiblî: Şu hâlde vedâ etmedin, tekrar haccetmen lâzımdır.
Şeyh-i Ekber hazretleri bu konuşmayı naklettikten sonra; Bundan sonra nasıl hac yapılacağını anla ve ona göre haccet. der.
Hâsılı, hacc-ı mebrûr, hac ile umreyi peş peşe yapmak ve çokça umreye gitmek, Allâh'ın rahmetine mazhar olabilmek için en mühim ibâdetlerdir. İlâhî rahmet denizine dalabilmek için üsve-i hasene olan Efendimiz'e uyarak, bu ibâdetleri şartlarına âzâmî derecede riâyetle îfâ etmeli, kötü söz ve çirkin işlerden kaçınmalıdır.
|