Bir defâsında Habîb-i Ekrem Efendimiz'e yağmur yağmadığından şikâyet edilmişti. Bunun üzerine bir minber getirilmesini istedi. Minber musallâya 1 kuruldu. Halkın oraya gitmesi için gün tesbit edildi. Allâh Resûlü güneşin kızıllığı ufukta görülür görülmez yola çıktı. Musallaya varıp minbere oturdu. Tekbir getirdi, Allâh'a hamdetti ve:
“Sizler, memleketinizin kuraklığa uğradığından, yağmurun normal zamanında yağmayıp gecikmesinden şikâyetlendiniz. Allâh -celle celâluh- kendisine duâ etmenizi emrediyor. Duânıza icâbet edeceğini va'dediyor.” buyurdu ve şöyle duâ etti:
“Hamd Âlemlerin Rabbi'ne aittir. O, Rahmân ve Rahim'dir, âhiret gününün sâhibidir. Allâh'tan başka ilâh yoktur. O dilediğini yapar. Ey Rabbimiz! Sen kendisinden başka ilâh olmayan Allâh'sın. Sen zenginsin, biz fakiriz. Üzerimize yağmur indir. İndirdiğini bize kuvvet ve güç kıl. Onu belli bir müddet bize yetir!”
Bunu söyledikten sonra ellerini kaldırdı. O kadar yukarı kaldırdı ki koltuğunun altındaki beyazlık göründü. Sonra sırtını halka döndü, elbisesini ters çevirdi, elleri bu sırada hep yukarı kalkmış vaziyette idi. Sonra tekrar halka döndü. Minberden indi ve iki rekât namaz kıldı. Allâh Teâlâ, hemen o anda bulutlarını gönderdi. Gök gürledi, şimşek çaktı. Allâh'ın izniyle yağmur başladı. Fahr-i Kâinât Efendimiz, daha mescidine dönmeden seller aktı. Cemâatin sığınağa dönmekteki acelelerini müşâhede edince azı dişleri görününceye kadar güldü ve:
“Şehâdet ederim ki, Allâh her şeye kâdirdir ve ben de Allâh'ın kulu ve resûlüyüm” buyurdu. (Ebû Dâvûd, İstiskâ, 2) |