“Yâ Resûlallâh! Sen bizi nereye göndermek istersen,
oraya gönder. Biz senin emrini yerine getiririz!”
İbn-i Sa'd, I, 264
Resûlullâh -sallallâhü aleyhi ve sellem-'in İslâm'ı cihâna yaymak için kullandığı tebliğ vasıtalarından biri de çevre ülkelerin devlet başkanlarına yazdığı mektuplar ve gönderdiği elçilerdir. Bizzat gitmeye imkan bulamadığı bölgelerin insanlarına mektuplar ve elçiler göndererek tebliğ vazifesini noksansız bir şekilde îfâ etmiştir.
Kaynakların bildirdiğine göre Efendimiz, Mekke döneminde de bir kısım mektuplar göndermiştir. Mesela bi'setin ilk yıllarında Temim kabilesinden yaşlı bir zat olan Eksem bin Sayfi, Resûlüllâh'tan İslâm hakkında bilgi istediğinde Peygamberimiz onun mektubuna şöyle cevap vermiştir:
“Allâh'ın Resûlü Muhammed'den Eksem bin Sayfî'ye...
Allâh'ın selâmı üzerine olsun. Allâh'a olan hamdimi sana bildiririm. Allâh bana, «Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh» dememi ve insanlara bu sözü tebliğ etmemi emrediyor. Bütün mahlûkât ve hükümranlık Allâh'a âittir. Her şey O'nundur. Allâh onları yaratır, öldürür ve âhirette tekrar diriltir. Şüphesiz dönüş O'nadır. Peygamberlerin mesajını size ilettim. Büyük haberden elbette sorulacaksınız. Bir süre sonra onun haberini elbette öğreneceksiniz.” (Hamidullâh, el-Vesâik, s. 254-255)
Peygamberimiz, Habeşistan'a ilk hicret eden grupla gönderdiği mektubunda, Habeş Necâşisi'nden, kendine ilticâ eden Müslümanları himâye etmesini istemiş ve onu İslâm'a dâvet etmiştir. Fakat Peygamberimizin çevre ülkelerle mektup ve elçiler vasıtasıyla ciddî mânâda temasa geçmesi hicretin altıncı yılında başlar. Efendimiz Hudeybiye'den Medine'ye döndükten sonra bir gün ashâbının yanına varıp:
“– Ey insanlar! Hiç şüphesiz Yüce Allâh beni herkese rahmet olarak göndermiştir. Havarilerin Îsâ bin Meryem'e muhâlefet ettikleri gibi siz de bana muhâlefet etmeyiniz.” buyurdu.
Ashâb:
– Yâ Resûlallâh! Havariler nasıl muhâlefet ettiler, diye sordu.
Allâh Resûlü:
“– Benim sizi dâvet edeceğim şeye, o da havarileri dâvet etmişti. Yakın bir yere gönderdiği kimseler râzı oldular ve selameti buldular. Uzaklara gönderdiği kimseler ise suratlarını astılar ve ağır davrandılar.” buyurdu.
Ashab-ı kirâm ayağa kalkarak:
– Sen bizi nereye göndermek istersen, oraya gönder. Biz senin emrini yerine getiririz! Vallâhi, hiçbir şeyde sana muhalefet etmeyiz, dediler.
Efendimiz hükümdarlara mektup yazdırmak istedi. Ashâbı:
– Yâ Resûlallâh! Onlar bir mektubu mühürlü olmadıkça okumazlar, dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz gümüşten bir yüzük yaptırdı. Üzerine “Allâh-Resûl-Muhammed” kelimelerini nakşettirdi ve bu yüzüğü mektuplarında mühür olarak kullandı. (Müslim, Libâs, 57, 58; İbn-i Sa'd, I, 264)
Resûl-i Ekrem Efendimiz'in gönderdiği mektuplardan biri Habeş Necâşi'sine idi. Efendimiz, mektubunu şöyle yazdırmıştı:
“Bismillâhirrahmânirrahîm
Allâh'ın Resûlü Muhammed'den Habeş hükümdarı Necaşi Ashama'ya. Müslüman ol. Kendinden başka ilâh olmayan Allâh Teâlâ'ya olan hamdimi sana bildiririm. O Melik'tir, Kuddûs'tur, Selâm'dır, Mü'min'dir, Müheymin'dir. İsâ bin Meryem'in Allâh'ın rûhu ve kelimesi olduğuna şehâdet ederim. Allâh onu iffetli, temiz ve korunmuş Meryem'e ilkâ etmiş, o da böylece İsâ'ya hâmile kalmıştır. Allâh Âdem'i eli ve üflemesiyle yarattığı gibi onu da rûhu ve üflemesiyle yaratmıştır.
Ben seni şerîki bulunmayan tek Allâh'a, O'na itaatte devamlı olmaya, bana uymaya ve vahyolunan Kitâb'a îmân etmeye çağırıyorum. Çünkü ben Allâh'ın resûlüyüm. Sana amcamın oğlu Ca'fer ve yanında bir grup Müslümanı gönderdim. Geldiklerinde onları ağırla! Îtirazı bırak. Seni ve ordunu Allâh'a çağırıyorum. Böylece ben tebliğ vazifemi yaptım ve size nasihatte bulundum. Artık nasihatimi kabul ediniz. Selâm hidâyete tâbî olanlara!”
Necâşi, Peygamberimiz'in mektubunu alınca gözlerine sürdü, öpüp başına koydu. Hemen tahtından indi, tevazu göstererek yere oturdu ve şehâdet getirerek Müslüman oldu. Sonra da:
“Eğer yanına kadar gitmeye imkân bulsaydım, muhakkak giderdim. Allâh şâhit olsun ki kitab ehli olan yahudilerle nasrânîlerin geleceğini bekleyip durdukları ümmî peygamber budur. Mûsâ -aleyhisselâm- , Îsâ -aleyhisselâm- 'ın geleceğini müjdelediği gibi Îsâ Peygamber de, Muhammed -aleyhisselâm- 'ın geleceğini müjdelemiştir. Her ne kadar haber almak gözle görmek gibi değilse de ne yapayım ki Habeşlilerden fazla destek bulamıyorum. Yardımcılarımın çoğalmasını ve kalblerinin İslâm'a ısınmasını bekliyorum.” dedi.
Bundan sonra Necâşi, Peygamberimiz'in mektubuna şu karşılığı verdi:
“Bismillâhirrahmânirrahîm
Bu, Allâh'ın Resûlü Muhammed'e Necaşi Ashama tarafından yazılan mektuptur:
Ey Allâh'ın Peygamberi! Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan ve beni İslâm'a hidâyet eden Allâh'ın selâmı, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun!
Îsâ'dan bahseden mektubun bana ulaştı. Göklerin ve yerin Rabbine yemin ederim ki Îsâ da kendisi hakkında, senin söylediklerinden zerre kadar fazla bir şey dememiştir. Hakikatte o, senin tavsif ettiğin gibidir. Biz senin ne için gönderildiğini kavramış bulunuyoruz. Amcaoğlun ve arkadaşlarını da ağırladık.
Senin kesinlikle doğru sözlü olduğuna ve önceki peygamberleri tasdik edici olarak gönderildiğine şehâdet ederim. Ben sana vekâleten amcanın oğluna bey'at ettim ve âlemlerin Rabbi olan Allâh'a teslim oldum. Oğlum Erha bin Ashama'yı da sana gönderiyorum. Ben bu hususta kendi âilemden başkasına güç yetiremiyorum. Eğer yanına gelmemi arzu ediyorsan onu da yaparım yâ Resûlallâh! Senin söylediğin şeylerin hak ve gerçek olduğuna şehâdet ederim. Allâh'ın selâmı üzerine olsun yâ Resûlallâh!” (İbn-i Sa'd, I, 258; Hamîdullâh, el-Vesâik , s. 100, 104-105)
Fahr-i Kâinât Efendimiz'in gönderdiği bu mektuplar, muhataplarınca umûmiyetle hüsn-i kabûl görmüştür. Bu durum, Allâh Resûlü'nün peygamberliğinin ve İslâm devletinin civâr ülkelerde duyulduğunun ve tesir yapacak seviyeye ulaştığının bir tezâhürüdür. Efendimiz bu gücünü ve nüfûzunu kullanarak mümkün olan her vesileyle insanları dine davet etmiştir.
Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- Bizans kıralı Heraklius'a Dıhye bin Halife el-Kelbî ile bir mektub göndermiş ve onu İslâm'a çağırmıştır. Efendimiz'in mektubu Bizans sarayında derin yankılar uyandırmış, Heraklius Müslüman olmaya meyletmiş ancak nefsinin ve kavminin baskıları karşısında bundan vazgeçmiştir. (Buhârî, Bed'ü'l-vahy, 5-6; Müslim, Cihâd, 74; İbn-i Hanbel, I, 262)
Kâinâtın Efendisi, Abdullah bin Huzâfe'yi de Acem Şâhı Kisrâ'ya göndermiştir. Allâh Resûlü yazdırdığı mektubunda şöyle buyurmuştur:
“Bismillâhirrahmânirrahîm
Allâh'ın Resûlü Muhammed'den Fârisîlerin büyüğü Kisrâ'ya! Hidâyete uyanlara, Allâh'a ve Resûlü'ne îmân edenlere, Allâh'tan başka hiçbir ilâh ve mâbud olmadığına, O'nun eşi, ortağı bulunmadığına ve Muhammed'in de O'nun kulu ve resûlü olduğuna şehâdet getirenlere selam olsun!
Seni Allâh'a îmâna dâvet ediyorum. Çünkü ben dirileri uyarmak, inançsızlardan azâbı hak edenlerin cezasını bildirmek üzere Allâh'ın bütün insanlara gönderdiği bir elçisiyim. Bu durumda Müslüman ol da selâmet bul. Dâvetimden yüz çevirirsen bütün mecusîlerin günahı senin boynuna olur!”
Mektubu dinleyen Kisrâ, adamlarına elçi Abdullah bin Huzâfe'nin dışarı çıkarılmasını emretti. Abdullah, Kisrâ'nın huzurundan çıkar çıkmaz hayvanına binip Medine yolunu tuttu. Kendi kendine:
– Vallâhi, benim için iki yoldan (ölüm veya kurtuluş) hangisi olursa gam çekmem. Resûlullâh'ın mektubunu yerine ulaştırmış ve vazifemi yapmış bulunuyorum, dedi. (İbn-i Hanbel, I, 305; İbn-i Sa'd, I, 260, IV, 189; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV, 263-6; Hamîdullâh, el-Vesâik, s. 140)
Ashâb-ı kirâm uzak diyarlara Allâh Resûlü'nün mektuplarını götürmeyi bir şeref biliyor ve bundan hiç çekinmiyordu. Abdullâh bin Huzâfe -radıyallâhu anh- gibi tehlikeli anlar yaşayanlar da oluyordu. Her birinin tek bir hedefi vardı o da Efendimiz'in mektubunu yerine ulaştırmaktı. Bu yolda ölüm, esâret, sıkıntı gibi şeyler onların akıllarından bile geçmiyordu.
Kâinâtın Fahr-i Ebedîsi yine birgün:
“– Ey insanlar! Ecir ve sevabını Allâh'tan bekleyerek şu mektubu İskenderiye Mukavkısa hanginiz götürür?” diye sorunca, Hâtıb bin Ebi Beltaa -radıyallâhu anh- fırlayıp kalktı ve Peygamberimiz'e doğru vardı:
– Yâ Resûlallâh! Ben götürürüm, dedi.
Allâh Resûlü:
“– Ey Hâtıb! Allâh bu vazifeyi senin hakkında mübarek kılsın!” buyurdu.
Hâtıb, Efendimiz'in mektubunu İskenderiye Mukavkısı'na 1 götürdü. Mektupta şöyle yazıyordu:
“Bismillâhirrahmânirrahîm
Allâh'ın kulu ve resûlü Muhammed'den Kıbtîlerin büyüğü Mukavkıs'a. Hidâyete uyan, doğru yolu tutanlara selam olsun.
İmdi, seni İslâm'a dâvet ediyorum. Müslüman ol selameti bul da Allâh sana ecir ve mükâfatını iki kat versin. Eğer bu dâvetimi kabul etmezsen Kıbtîlerin günahı senin boynuna olur.
«Ey Ehl-i Kitab! Geliniz, bizim ve sizin aranızda ortak bir sözde (kelime-i tevhidde) birleşelim, Allâh'tan başkasına ibadet etmeyelim ve O'na hiçbir ortak koşmayalım! Allâh'ı bırakıp da birbirimizi rabler edinmeyelim!» “ (Âli- İmrân 3/64)
Peygamberimiz'in mektubu okununca Mukavkıs, Hâtıb bin Ebi Beltaa'yı yanına çağırıp din adamlarını da topladı.
Hâdisenin devamını Hâtıb -radıyallâhu anh- şöyle anlatıyor:
Mukavkıs bana:
– Anlamak istediğim bazı şeyleri sana soracak ve seninle konuşacağım, dedi.
Kendisine:
– Buyurunuz, konuşalım, dedim.
Mukavkıs:
–Senin Efendin peygamber değil midir, diye sordu.
– Evet, O, Allâh'ın resûlüdür, dedim.
Mukavkıs:
– O gerçekten böyle bir peygamber ise kendisini öz yurdundan çıkarıp başka bir yere sığınmak zorunda bırakan kavminin aleyhinde niçin Allâh'a duâ etmedi, diye sordu.
Ona:
– Sen Îsâ bin Meryem'in resûlullâh olduğuna şehadet edersin değil mi? O gerçekten peygamber olduğuna göre, kavmi onu yakalayıp asmak istedikleri zaman kendisini dünya semâsına kaldırıp yükselteceğine, kavmini helâk etmesi için Allâh'a dua etse olmaz mıydı, dedim.
Mukavkıs söyleyecek söz bulamadı. Bir müddet sustuktan sonra:
– Sözünü tekrarla, dedi.
Tekrarladım. Mukavkıs yine sustu. Sonra da:
– Güzel söyledin. Sen bir hakîmsin, yerli yerince konuşuyorsun ve hakîm olanın da yanından geliyorsun, dedi.
Bundan sonra ona:
– Senden önce burada bir adam, kendisinin en yüce rab olduğunu iddia etmişti. Yüce Allâh o firavunu dünya ve ahiret azabıyla yakalayıp cezalandırdı. Sen, kendinden öncekilerden ibret al da, başkalarına ibret olma, dedim.
Mukavkıs:
– Bizim bir dînimiz vardır, daha hayırlısını görmedikçe onu bırakmayız, dedi.
Ben:
– İslâm, senin bağlı bulunduğun dinden kesinlikle daha üstündür! Biz seni, Allâh Teâla'nın insanlara din olarak seçtiği İslâm'a dâvet ediyoruz. Muhammed Mustafâ -sallallâhü aleyhi ve sellem-, sâdece seni değil bütün insanları dâvet ediyor. Onlardan kendisine karşı en katı ve kaba davrananlar Kureyşliler oldu. Ona karşı en çok düşmanlığı da yahudiler yaptılar. İnsanlardan en çok yakınlık gösterenler ise hıristiyanlar oldu. Hz. Mûsâ nasıl Hz. Îsâ'yı müjdelemiş ise, o da Muhammed -aleyhisselâm- 'ı müjdelemiştir. Bizim seni Kur'ân'a dâvetimiz, senin Tevrat'a bağlı olanları İncil'e dâvetin gibidir. Her insan kendi zamanında gelen peygambere ümmet olmak durumundadır. Sen de Hz. Muhammed'in dönemine yetişenlerdensin. Dolayısıyla biz seni İslâm'a dâvet etmekle Îsâ -aleyhisselâm- 'ın dininden uzaklaştırmış olmuyoruz. Bilakis onun risâletine uygun amel etmeni teklif etmiş oluyoruz, dedim.
Mukavkıs:
– Ben bu peygamberin dînini inceledim. Gördüm ki onda ne dünyadan el etek çekilmesi emrediliyor ne de mergûb ve makbûl şeyler yasaklanıyor. O ne yolunu şaşırmış bir sihirbaz ne de gâibden haber aldığını iddia eden bir yalancıdır. Bilakis kendisinde gâibi keşfedip haber vermek gibi peygamberlik alâmetleri vardır. Bununla beraber biraz daha düşünmek isterim, dedi.
Daha sonra da Peygamberimiz'in mektubuna şöyle bir cevap yazdırdı:
“Bismillâhirrahmânirrahîm
Muhammed bin Abdullah'a Mukavkıs'tan.
Sana selâm olsun! Mektubunu okudum. Zikrettiğin ve beni dâvet ettiğin şeyleri anladım. Bir peygamber daha geleceğini biliyor fakat onun Şam'dan çıkacağını sanıyordum. Elçini ağırladım. Sana Kıbtîler katında mevkileri yüksek iki câriye ile elbiseler gönderiyorum. Binmen için bir de sana katır hediye ediyorum. Sana selâm olsun!”
Mukavkıs, ne bundan fazla bir şey yaptı ne de Müslüman oldu. Bana da; “Sakın hâ! Kıbtîler senin ağzından tek kelime bile işitmesinler!” diye tenbihatta bulundu. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV, 266-267; İbn-i Sa'd, I, 260-261; İbn-i Hacer, el-İsâbe, III, 530-531)
Peygamber Efendimiz'in mektuplarının gönderilmesi ve muhtevaları kadar onları götüren elçilerin şahsiyet, karakter ve terbiyeleri de bizim için büyük bir önem arzetmektedir. Zira dâvetin muhataplar tarafından kabul edilmesinde bu husûsun tesiri büyüktür. Bu gerçeği çok iyi bilen Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-, mektuplarını götürecek elçilerinde, üstün ahlâkî vasıfların bulunmasına azami dikkat göstermiştir.
Kaynaklardan anlayabildiğimiz kadarıyla gönderilen bu elçiler güzel söz söyleyebilen, cesur, zeki, ikna kabiliyetine sâhip, İslâm'ın hakikatini iyi kavramış, örnek yaşayış sâhibi, ehliyetli ve liyakatli kişilerdir.
Bunlar elçi olarak gönderildikleri bölgelere önceden değişik vesilelerle gitmiş, oranın örf, âdet, inanç ve düşüncelerini bilen, lisânlarına vâkıf ve tertipli kimseler idi. Çünkü insanın görünüşü, muhataba tesir etme bakımından oldukça mühimdir. Nitekim Resûlullah -sallalahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Sizler kardeşlerinizin yanına varacaksınız; binek hayvanlarınızı düzene koyunuz, elbiselerinize çeki düzen veriniz. Tâ ki insanlar arasında, yüzdeki güzelliğin timsâli olan ben gibi olunuz. Çünkü Allâh çirkin görünüşü ve kötü sözü sevmez .” (Ebû Dâvûd, Libâs, 25)
Allah Resûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-, gönderdiği elçilere dikkat etmeleri gereken hususlarda önemli tavsiyelerde bulunmuştur. Meselâ Allâh Resulü -sallallâhu aleyhi ve sellem- Himyer'de bulunan Hâris, Mesrûh ve Nuaym bin Abdikelâl'e bir mektup yazmıştı. Mektubu Iyâş bin Ebî Rabîa el-Mahzûmî ile gönderirken ona şu tavsiyelerde bulundu:
“Oraya vardığın zaman geceleyin girme, sabahın olmasını bekle. Sonra en güzel şekilde abdestini al, iki rekât namaz kıl. Seni muvaffak kılması ve hüsn-i kabûl görmen için Allâh Teâlâ'ya duâ et. Daha sonra güzelce hazırlık yap, mektubumu sağ eline al ve onu sağ elinle onların sağ eline ver. Böyle yaparsan onlar seni kabul edeceklerdir.” (İbn-i Sa'd, I, 282)
Fahr-i Kâinât Efendimiz'in gönderdiği mektuplar ve elçiler pek çoktur. Allâh Resûlü her türlü fırsatta tebliğ vasıtası olarak bu yolu kullanmıştır. O günün haberleşme şartları ve imkânları içinde en büyük gayreti göstermiştir. Bu gayretler, kısa ve uzun vâdede semerelerini vererek İslâm'ın çevre ülkelerde tanınıp halklarının bu dîni kabûlüne zemin hazırlamıştır.
Haberleşme imkânlarının son derece arttığı ve kolaylaştığı günümüzde, insanları İslâm'a dâvette yeni vâsıtalardan en verimli şekilde istifade etmek gerekmektedir. |