Peygamber Efendimiz , “gözümün nûru” diye tavsîf ettiği namazı, hayâtının esâsı kılmıştır. Farz namazlar dışında, fırsat buldukça nâfile namaz kılar; herhangi bir sebeble sevinmiş olsa, şükür için hemen namaza yönelir, bir şey kendisini üzecek olsa yine hemen namaza koşardı. (Ebû Dâvûd, Salât, 312) Namazdan hiçbir zaman tâviz vermemiştir. Yeni Müslüman olanlardan namaz husûsunda isteksiz görünenlere müsâade etmemiş ve namazsız bir dinin olamayacağını ifâde etmiştir. Bu husûsta, şu rivâyet ne kadar câlib-i dikkattir:
Sakif hey'eti Allâh Resûlü 'ne, kendilerinden öşür alınmamasını, cihâda çağrılmamalarını ve namazın onlara farz kılınmamasını şart koşmuşlardı. Buna karşılık Allâh Resûlü şöyle buyurdu:
“Sizden öşür alınmasın, cihâda da çağrılmayın. Ama rükûsuz (namazsız) bir dinde hayır yoktur.” (Ebû Dâvûd, Harâc, 25-26)
Allâh Teâlâ, kullarına mirâc olarak hediye ettiği namaza o kadar ehemmiyet atfetmektedir ki savaşlarda dahî askerlerin cemâatle namaz kılmalarını emretmiş ve nasıl kılacaklarını bizzat kendisi tâlim etmiştir. Ebû Hureyre -radıyallâhu anh- şöyle anlatmaktadır:
“Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- bir sefer esnâsında, Dacnân ile Usfan arasında konaklamıştı. Müşrikler:
– Onların bir namazları vardır ki onlar için babalarından ve evlatlarından daha kıymetlidir. Bu namaz ikindi namazıdır. Hazırlığınızı yapın, üzerlerine toptan hücûm edin! dediler. Buna binâen Cebrâîl -aleyhisselâm-, Resûlullâh'a gelerek savaş esnâsında namazın nasıl kılınacağını târif etti:
« (Ey Resûlüm! Savaşta) mü'minler arasında bulunup onlara namaz kıldırırken, yalnızca bir bölümünün silahlarını kuşanmış olarak seninle namaza durmalarına izin ver. Namazlarını bitirdikten sonra onlar, namazlarını edâ etmemiş olan diğer grubun, her türlü tehlikeye karşı hazır vaziyette ve silahlarını kuşanmış olarak gelip, seninle namaza durmaları sırasında size koruyuculuk yapsınlar. (Çünkü) inkârcı düşmanlarınız, âni bir baskınla üzerinize saldırabilmek için silahlarınızı ve techîzâtınızı unutup bırakmanızı isterler. Fakat yağmurdan dolayı sıkıntıya düşerseniz, yahut hasta iseniz (namaz kılarken) silahlarınızı bırakmanızda bir mahzur yoktur. Lâkin tehlikeye karşı da (dâimâ) hazırlıklı olun. Allâh şüphesiz hakîkati inkâr edenler için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.» ” 1(en-Nisâ 4/102; Tirmizî, Tefsîr, 4/21)
Yani şartlar ne olursa olsun, Müslümanlar için namazı ertelemek, hatta cemâatle kılınmasını dahî terk etmek söz konusu değildir. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm , mü'minin iktidâra, güce kudrete ulaştığı zamanda bile namazla buluşacağını açıklamaktadır:
“Mü'minlere yeryüzünde bir iktidâr verdiğimizde, onlar namazı dosdoğru kılarlar, zekâtlarını verirler, iyiliği emrederler ve kötülüğü yasaklarlar. Bütün işlerin âkıbeti de, sâdece Allâh'a âittir.” (el-Hacc 22/41)
Böylece Cenâb-ı Hak, bize, cihad ve devletin bir vâsıta, namazın ise kulluğun en yüksek gâyesi olduğunu bildirmektedir. Bu kutsî gâye için bir mü'min, her türlü zorluğu göze almalıdır. Ebû'd-Derdâ -radıyallâhu anh- anlatıyor; Dostum -aleyhisselâm- bana şu vasiyette bulundu: “Param parça edilsen, ateşlerde yakılsan bile, sakın hiçbir şeyi Allâh'a ortak koşma! Hiçbir namazını da terketme; kim namazı bile bile terk ederse o kişi Allâh Teâlâ'nın himâyesinden, hıfz u emânından uzak kalır…” (İbn-i Mâce, Fiten, 23)
Rasûl-i Ekrem Efendimiz savaş esnâsında, farz olan namazı kıldırmakla iktifâ etmez, geceleri sabahlara kadar huzûr-ı ilâhîde niyâz hâlinde bulunurdu. Nitekim Ali -kerremallâhu vecheh- Bedir Gazvesi'ni anlatırken şöyle demektedir:
“Bedir günü aramızda Mikdâd'dan başka süvâri yoktu. İyi biliyorum, o zaman Allâh Resûlü hâriç hepimiz uyumuştuk. Rasûl-i Ekrem Efendimiz ise sabaha kadar bir ağaç altında namaz kılıp ağlamıştı.” ( İbn-i Huzeyme, II, 52)
Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in Allâh Teâlâ'ya olan muhabbeti ve bağlılığı o noktaya çıkmıştı ki, dünyâda rahat ve huzûru ancak Yüce Rabbine ibâdet etmekte bulurdu. Dünyâ meşgaleleri arasında daraldığı zaman; “Ey Bilâl! Bizi rahatlat.” buyurarak ezâna ve namaza koşmuş, namaz vakti girdiğinde her şeyi bir tarafa bırakarak Rabbine yönelmiştir. Hayâtı boyunca namazlarını dâima ilk vaktinde kılmıştır. Nitekim o, nerede olursa olsun, vakti girdiği anda hemen namaz kılmaktan çok hoşlanırdı. (Buhârî, Salât, 48)2 Zîrâ Cenâb-ı Hak, namaza ağır davranmayı ve vaktini geciktirmeyi münâfıkların vasıfları arasında zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır:
“…Şüphesiz ki münâfıklar namaza kalktıkları zaman, tembel davranırlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allâh'ı da pek az zikrederler.” (en-Nisâ 4/142)
“Vay o namaz kılanların hâline ki onlar namazlarından gâflettedirler.” (el-Mâûn 107/4-5)
Elmalılı, bu âyetin tefsîrinde şöyle demektedir:
“- Onlar namazın ehemmiyetinden gaflet edip, onu gereği gibi ciddî bir vazîfe olarak yapmazlar,
- Kılınıp kılınmadığına aldırmazlar,
- Vaktine dikkat etmezler, vaktin geçip geçmediğine aldırmayıp tehir ederler,
- Namazın terkinden müteessir olmazlar,
- Kıldıkları vakit de, Allâh için hâlis niyetle kılmayıp dünyevî birtakım maksatlar için kılarlar,
- Açıkta insanlar yanında kıldıkları halde, gizlide kılmazlar; kıldıklarında da Hakk'ın huzûrunda imiş gibi bir huşu ve ta'zim içinde değil, “İki yatış bir kınteş bakış”tan ibâret bir gösterişle kılarlar.” ( Hak Dîni Kur'ân Dili, IX, 6168) Kılana “Vay!” diyen Yüce Rabbimiz, kılmayana ne der!
Bu sebeple Allâh Resûlü, namazı ilerleyen vakitlere bırakmayı hoş görmez:
“Namazın ilk vaktinde Allâh'ın rızâsı, son vaktinde de affı vardır.” buyururdu. (Tirmizî, Salât, 13) Yâni Cenâb-ı Hak, namazlarını ilk vaktinde kılan kullarından râzı olurken, ihmâl edip son vakitlere bırakma hatâsını işleyenleri de merhameti ile affeder.
Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-, son hastalığının en şiddetli ânlarında dahî, namazını geçirmemiştir. Bu hastalığı o kadar çok şiddetlenmişti ki kuvvet ve tâkatten kesilmişti. Buna rağmen, öğle ve ikindi vakitlerinde iki kişinin yardımıyla odasından çıkarak mescide kadar geldi ve namazını cemâatle kıldı. Ölüm acıları içinde kıvranmasına rağmen, ümmetinin en çok istifâde edeceği husûsları hatırlatmaktan geri durmadı ve son sözleri; “Namaz! Namaz! Mâlik olduğunuz (köleler, kadınlar ve çocuklar) hakkında Allâh'tan korkun!” oldu. (Ebû Dâvûd, Edeb, 123-124)
Hayâtını, İslâm'ı en güzel şekilde tebliğ etmeye ve ashâbını ilâhî bir terbiye ile yetiştirmeye adamış olan Habîb-i Ekrem Efendimiz, huzûr kaynağı namazın, herkes tarafından en güzel bir şekilde kılınmasını isterdi. Mu'te gazâsına gitmek üzere hazırlanan Abdullâh bin Revâha, gül yüzüne hasret kalacağı Efendisi'nin yanına gelip vedâlaştıktan sonra:
– Yâ Resûlallâh! Bana ezberleyeceğim ve aklımdan hiç çıkarmayacağım bir şey tavsiye buyur, demişti. Peygamber Efendimiz ona:
“– Sen yarın Allâh'a pek az secde edilen bir ülkeye varacaksın. Orada secdeleri ve namazları çoğalt.” buyurdu. (Vâkıdî, II, 758)
Sevgili Peygamberimiz, mü'minlerin küçük yaşlardan itibâren namaza alıştırılmaları üzerinde hassâsiyet gösterirdi. Çocuk yedi yaşına girdiğinde ona namaz kıldırılmasını, on yaşına gelindiğinde ise namaz üzerinde daha büyük bir ciddiyetle durulmasını isterdi. Çünkü Allâh -zü'l-celâl- hazretleri şöyle emretmişti:
“Âilene namaz kılmalarını emret, kendin de ona sabırla devam et! Biz senden bir rızık istemiyoruz. Bilakis seni rızıklandıran da Biz'iz! (Hayırlı) âkibet, takvâ sâhiplerinindir.” (Tâhâ 20/132)
Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-' in bu hassâsiyetini iyi kavrayan Müslümanlar, tarih boyunca namaza ayrı bir değer vermişlerdir. Kendilerini Peygamber Efendimiz'in izinden gitmeye memûr addeden Osmanlı sultânlarından VI. Mehmed Reşâd, saraydaki hânedan çocuklarını yetiştirmek üzere “muallime-i selâtîn” (sultan hocası) tayin ettiği Safiye Hanım'a, ilk olarak şunu emretmiştir:
“Namaz kılmayanlara, oruç tutmayanlara yedirdiğim tuz ve ekmeği harâm ediyorum. Bu irâdem hoca hanım tarafından, talebe şehzâde ve hanım sultanlara söylensin.” (Safiye Ünüvar, Saray Hatıralarım , s. 21)
Ne büyük bir hassâsiyet, ne derin bir anlayış… |