Resûl-i Ekrem Efendimiz, namaza çok büyük bir değer vermiş ve onu en hayırlı amel olarak tavsîf etmiştir. Bir hadîs-i şerîflerinde:
"İstikamet üzere olun. (Bunun sevabını) siz takdir edip kavrayamazsınız. Şunu bilin ki, en hayırlı ameliniz namazdır..." buyurarak (Muvatta, Tahâret, 6) namazın mü'min için ne kadar kıymetli olduğunu göstermiştir.
Cenâb-ı Hak da, bu en hayırlı amele kat kat fazlasıyla ecir vereceğini bildirmiştir. Hz. Enes -radıyallâhu anh- anlatıyor; "Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-' e Mi'râc'a çıktığı gece elli vakit namaz farz kılındı. Sonra bu azaltılarak beşe indirildi. Daha sonra da şöyle hitâb edildi:
«Ey Muhammed! Artık, nezdimde (hüküm kesinleşmiştir) , bu söz değiştirilmez. Beş vakit namaz, (Rabbinin bir lüftu olarak on misliyle kabul edilerek) senin için elli vakit sayılacaktır.» " (Müslim, Îman, 259)
Allâh Teâlâ'nın namaza olan iltifâtı, ona daha çok önem vermeyi gerektirmektedir. Bu sebeple kılınacak her bir rekâtin, insan için çok büyük bir kıymeti vardır. Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- bu hakîkati şu hâdisede ne güzel açıklamıştır. Ebû Hureyre -radıyallâhu anh- anlatıyor:
"Resûlullâh'ın sağlığında Kudâa kabilesinin Beliyy boyuna mensup iki zât birlikte İslâm'a girmişlerdi. Bilâhare birisi şehid düşmüş, diğeri de bir sene daha yaşayıp öyle ölmüştü. Talha bin Ubeydullah, «Rüyamda, bir sene sonra vefât edenin şehid düşenden daha önce cennete girdiğini gördüm ve hayret ettim!» diye anlattı. Sabah olunca Talhâ'nın bu rüyâsı Efendimiz'e anlatıldı. Rüyâyı dinleyen Allâh Resûlü, başta namaz olmak üzere, bütün ibâdetlerin mükâfatını gösteren şu cevâbı verdi:
«- O, şehid olan kardeşinden sonra Ramazan orucunu tutmadı mı, bir senede altı bin şu kadar rekât namaz kılmadı mı? (O halde ikisi arasında bu kadar fark tabiî ki olacak!)»" ( İbn-i Hanbel, II, 333)
İslâm'ın en mühim ibâdeti olan namaz, sâhibini büyük mükâfâtlara nâil ettiği gibi, onu bütün kötülüklerden de muhâfaza eder. Yüce Rabimiz:
"Kur'ân'dan sana vahyedilenleri oku ve namazı da dosdoğru kıl! Gerçekten kâmil mânâda kılınan namaz, fahşâdan (çirkinlik ve edepsizlikten) ve münkerden (dînin ve akl-ı selîmin tasvip etmediği her şeyden insanı) men eder." buyurmaktadır. (el-Ankebût 29/45)
Çünkü namaz, saâdet için gerekli olan sıfatlardan temizlik ve huşûyu bünyesinde toplamakta ve insanı mâneviyat âlemine yükseltmektedir. İnsan, güzel bir vasıf kazandığında, onun zıddı olan hallere karşı tavır alır ve onlardan uzaklaşır. Kim namazları tam olarak edâ eder; namaz için gerekli olan abdestin hakkını verir, vakitlerine riâyet ederek kılar, rükûunu, huşûunu ve zikirlerini tam yerine getirir ve tâdil-i erkâna riâyet ederse, o kişi kesinlikle kötülüklere cephe alır, rahmet deryâsına dalar ve Allâh Teâlâ'nı affına mazhar olur.
Birgün Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- ashâbı ile birlikte mescidde namaz vaktini beklerken, bir kimse kalktı ve:
- Yâ Resûlallâh! Ben bir günâh işledim, dedi. Rasûl-i Ekrem Efendimiz ona cevap vermedi. Namaz bittikten sonra, aynı kişi kalkarak önceki sözünü tekrarladı. Peygamberimiz ona:
"- Sen şu namazı bizimle kılmadın mı? Ve onun için güzelce abdest almadın mı?" diye sordu. Adam:
- Evet yâ Resûlallâh! dedi. Fahr-i Kâinât Efendimiz bu defa:
"- İşte o namaz, işlediğin günâha keffâret olur!" buyurdu . (Heysemî, I, 301)
Mevlâna -kuddise sirruh- ne güzel söyler:
"O kerem sâhibi Allâh, namazda gizlenmiştir. Gönül namazı kılan ve kendini tamamıyla Allâh'a veren kuluna O, lütuf ve ikramda bulunur! O'nun affı ve mağfireti günâha şeref elbisesi giydirir de, böylece o günâhı affedilmeye, ihsâna ve kurtuluşa sebep kılar!" ( Mesnevî , beyt: 4345)
Mevlâna'nın bu sözlerinde şu âyet-i kerimelere telmih bulunmaktadır:
"Muhakkak ki iyilikler kötülükleri giderir." (Hûd 11/114) ve:
"Ancak, tevbe edip îmân eden ve sâlih ameller işleyen kimselerin Allâh, kötülüklerini iyiliklere tebdîl eder." (el-Furkân 25/70)
Namazın, beklenen netîceyi vermesi ve tam bir mîrâc olabilmesi için Rasûl-i Ekrem 'in kıldığı namaza yaklaşması ve onun hissettiği şuur içerisinde kılınması gerekmektedir. Usûlüne göre kılınan namazda, gönlü başka taraflara kaydırmadan okunan Fatiha'da, çok müjdeli ilhamlar vardır. Bu sâyede gözde nûr, gönülde mânevî bir sürûr hâsıl olur. Böyle bir namaz, insanın dâimâ Allâh'ı düşündüğü, O'ndan bir an bile gâfil olmadığı ihsân hâline yükselmesinin en kısa yoludur. Bunun sonucunda bütün hareket, söz ve düşüncelerinde Yüce Yaratanını düşünen bir insan, kâmil bir mü'min olma vasfını kazanmış olur. Aksi takdirde namaz, Efendimiz'in gösterdiği şekilde kılınmadığı için, hayâtımızda hiçbir değişikliğe sebep olamaz ve biz, içinde bulunduğumuz günâh bataklıkları ve çirkinlikler içerisinde ebedî hüsrâna doğru yüzüp gideriz. Mevlâna hazretleri bu durumu gözümüzde canlandırarak şöyle tasvîr etmektedir:
"Ey Hak tâlibi can! Önce ambara giren fâreden kurtulma çâresini ara, ondan sonra buğday toplamaya çalış. Büyükler büyüğü olan, gönüllere gönül kesilen Sevgili Peygamberimiz'in; «Namaz, ancak kalb huzûruyla tamam olur.» hadisini hatırla da nefisten ve şeytandan kurtulmak için kalb huzûruyla namaza başla.
Eğer ambarımızda hırsız bir fâre bulunmasaydı, kırk yıllık ibâdet buğdayı nereye giderdi? Her gün azar azar da olsa, candan ve sevgi ile yapılan ibâdetlerden, iyiliklerden hâsıl olan iç rahatlığı ve huzûr neden gönlümüzde hissedilmiyor?
Çakmak demirinden bir çok kıvılcım sıçradı. İlâhî aşkla yanan gönül, onları çekti aldı. Fakat karanlıkta gizli bir hırsız var. Kıvılcımları söndürmek için üstlerine parmak basıyor ve dünyâda mânevî bir çerağ uyanmasın diye kıvılcımları söndürüyor." ( Mesnevî , beyt: 380-385)
Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in namaz üzerinde hassâsiyetle durduğunu gören ve bütün varlıklarını onun izinde yürüyebilmek için fedâ eden ashâb-ı kirâm da, namaza durduklarında kendilerinden geçerler ve Allâh'ı en yakınlarında bulurlardı. Huzûr-ı İlâhîde okumaya başladığı bir sûreyi yarıda bırakmak istemeyen ve bir an da olsa alacağı feyz uğruna bütün ömrünü fedâ eden ashâba âit şu hâtıralar ne kadar etkileyici ve ibret vericidir:
Zâtü'r-Rikâ gazvesinde bir konak mahallinde Peygamber Efendimiz, Ammâr bin Yâsir ile Abbâd bin Bişr -radıyallâhu anhumâ-' yı, kendi istekleri üzerine muhâfız tâyin etmişti. Ammâr, gecenin ilk vaktinde istirahat etmeyi tercih ettiği için uyudu. Abbâd bin Bişr de namaz kılmaya başladı. O sırada bir müşrik geldi. Ayakta duran bir karaltı görünce gözcü olduğunu anladı ve hemen ok attı. Ok Abbâd'a isâbet etti. Abbâd oku çıkardı ve namazına devâm etti. Adam ikinci ve üçüncü kez ok atıp isâbet ettirdi. Her defâsında da Abbâd ayakta sâbit durarak okları çekip çıkarıyor ve namazına devâm ediyordu. Rükû ve secdesini yaptıktan sonra arkadaşını uyandırarak:
- Kalk! Ben yaralandım, dedi. Ammâr sıçrayıp kalktı. Müşrik iki kişi olduklarını anlayınca kaçtı. Ammâr, Abbâd'ın kanlar içinde olduğunu görünce:
- Sübhânallâh! İlk oku attığında beni uyandırsaydın ya! dedi. Abbâd namaza olan aşk ve şevkini gösteren şu muhteşem cevâbı verdi:
- Bir sûre okuyordum, onu bitirmeden namazı bozmak istemedim. Ama oklar peş peşe gelince, namazı biraz seri olarak tamamlayıp seni uyandırdım. Allâh'a yemin ederim ki, Allâh Resûlü'nün korunmasını emrettiği bu gediği kaybetme endişesi olmasaydı, sûreyi yarıda bırakıp namazı kesmektense ölmeyi tercîh ederdim. ( Ebû Dâvûd, Tahâret, 78; İbn-i Hanbel, III, 343-344)
Ashâb-ı kirâmın böylesine göz kamaştırıcı fazîletleri gösterebilmesinin temel sâikı, Allâh aşkı ve Resûlullâh muhabbetidir.
Misver bin Mahreme -radıyallâhu anh-, ashâbın namaza atfettikleri ehemmiyeti gösteren diğer bir ibretli hâdiseyi şöyle anlatıyor:
"Ömer bin Hattab -radıyallâhu anh- hançerlendiğinde zaman zaman baygınlık geçiriyordu. Bir keresinde yanına girdim, üstüne bir örtü örtmüşler, kendinden geçmiş vaziyette yatıyordu. Yanındakilere:
- Durumu nasıl? diye sordum.
- Gördüğün gibi baygın, dediler.
- Namaza çağırdınız mı? Eğer hayattaysa onu namazdan başka hiçbir şey korkutup uyandıramaz, dedim. Bunun üzerine oradakiler:
- Ey Mü'minlerin Emîri namaz! Namaz kılındı! dediler. Hemen uyandı ve:
- Öyle mi? Vallâhi namazı terk edenin, İslâm'dan nasîbi yoktur, dedi. Kalktı ve yarasından kanlar akarak namaz kıldı." (Heysemî, I, 295; İbn-i Sa'd, III, 35)
Ashâb-ı kirâm için, Allâh'ın emri her şeyden azizdi. Mal ve can, ilâhî emirler yanında bir hiç mesâbesindeydi. Toplumun bütün fertleri bu şuuru yakalamış ve namazın ibâdet hayâtının mihverini teşkil ettiğini kavramıştı.
Daha sonraki nesiller içinde de bu şuurda olan kimseler gelmiştir. Bunlardan biri Kafkasların şanlı mücâhidi Şeyh Şâmil'dir. O, 1829'daki Gimri savunmasında göğsünden girip sırtından çıkan ve ciğerini parçalayan süngünün açtığı yaradan başka, bir düzine süngü, kılıç ve kurşun yarası almıştı. Ayrıca kaburgaları ve sağ köprücük kemiği kırılmıştı. Cerrah olan kayınpederinin tedâvîleri sonucunda altı aya yakın bir zamanda ancak kendine gelebildi. Yaralandığı günden îtibâren 25 gün boyunca komada yatan bu genç mücâhid, yirmi beşinci günün sonunda kendine gelip gözlerini açınca, başucunda annesini buldu. Ona söylediği ilk sözler:
"Anam! Namaz vakti geçti mi?" oldu. (İbrahim Refik, Efsâne Soluklar, s. 78)
Ashâb-ı kiram Resûlullâh'tan nasıl gördülerse öyle yaşamaya çalışmışlardır. İşte Resûlullâh'ın namazı ve işte onun hidâyet yıldızlarının namazı...
|