PEYGAMBER EFENDİMİZ'İN İNFÂK TERBİYESİ
     
    

 

Allâh Resûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- her konuda olduğu gibi infâk mevzûunda da ashâbını en güzel şekilde yetiştirmiş ve onları dünyânın en cömert insanları hâline getirmişti. Gönüllerine bu sevdâ nakşolunan kerîm insanlardan birisi, infâkın en güzel ve kazançlı şeklini sormak için Efendimiz'e geldi:

– Ey Allâh'ın Resûlü! Hangi sadakanın sevâbı daha büyüktür? diye sordu. Peygamber Efendimiz:

“– Güçlü ve kuvvetliyken, sıhhatin yerindeyken, cimriliğin üzerindeyken, fakir düşmekten endişe etmekteyken ve daha büyük zengin olmayı düşlerken verdiğin sadakanın sevâbı daha büyüktür. Bu işi can boğaza gelip de; «Falana şu kadar, filana bu kadar.» demeye bırakma! Zaten o mal, artık vârislerden şunun veya bunun olmuştur.” (Müslim, Zekât, 92) buyurarak sıkıntılı ânlarda verilen sadakanın, rahat ve bolluk zamanlarında, gelecek endişesi yokken verilenden daha kıymetli olduğunu ifâde etmiştir.

Peygamber Efendimiz, ashâbına cömert olmayı ve sıkıntı duymadan rahatça mallarını vermeyi öğretmiş ve:

“İnfak et, bol bol ver, malını sayıp durma! Böyle yaparsan Allâh da sana karşı nimetini sayıp esirger. Paranı çömlekte saklama, Allâh da senden saklar.” (Buhârî, Zekât, 21; Müslim, Zekât, 88) buyurarak cimri kimselerin bu yaptıkları hareketin kendilerine zarar verdiğini anlatmıştır.

Hudeybiye'de Kureyş müşrikleriyle yapılan muâhede gereğince, bir yıl sonra yapılacak Umre'nin zamanı gelmişti. Yedinci yılın Zilkâde ayı girince Efendimiz, Hudeybiye seferine katılanların tamâmının umreye hazırlanmalarını emretti. Halka da hazırlık yapmaları için seslenildi. Civârdan gelip de o sırada Medine'de bulunan Araplar:

– Vallâhi yâ Resûlallâh bizim ne azığımız, ne de bizi doyuracak bir kimsemiz var, dediler. Peygamberimiz Medine halkından, ihtiyacı olanlara Allâh için sadaka vermelerini ve onlara bakmalarını istedi. Onlardan yardım ellerini çektikleri takdirde helâk olacaklarını bildirdi. Medîneliler de:

– Yâ Resûlallâh! Biz sadaka olarak neyi verelim, hiçbir şey bulamıyoruz ki? dediler. Rasûl-i Ekrem Efendimiz:

“– Neyiniz varsa! İsterse yarım hurma olsun…” buyurdu. ( Vâkıdî, II, 732)

Bu da gösteriyor ki cömertlik, çok vermekten ibâret değildir. Asıl cömertlik insanın gücü ölçüsünde elini açmayı ve az olsun çok olsun bir şeyler verebilmeyi alışkanlık hâline getirmesidir.

Âlemlerin Efendisi'nden sehâvet terbiyesi alan ashâb-ı kirâm, Cenâb-ı Hakk'ın emri olan infâk ve sadaka husûsunda canını dişine takmış ve göz yaşartıcı manzaralar sergilemiştir. Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- Müslümanları Tebük seferine çıkacak orduya yardım etmeye çağırdığı gün, fakir Müslümanlardan Ulbe bin Zeyd -radıyallâhu anh- gecenin bir kısmı geçince kalktı namaz kıldı ve şöyle yalvardı:

“Ey Allâhım! Sen cihâda çıkmayı emr ve teşvik ettin. Halbuki beni, üzerine binip Resûlün'le birlikte cihâda çıkabileceğim bir hayvana sâhip kılmadın! Resûlün'ün elinde de beni üzerine bindirecek bir hayvan bulundurmadın! Ben her zaman mal, beden ve metâdan üzerime düşen sadakayı vermişimdir. Ey Allâhım! Kullarından bana nasîb ettiğin şu bir parça eşyâmı tasadduk ediyorum!”

Sabah olunca Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in yanına gelip:

– Yâ Resûlallâh! Elimde sadaka olarak verebileceğim bir şey yok. Şu bir parça eşyâmı tasadduk ediyorum! Bundan dolayı beni üzen veya bana kötü söyleyen, ya da benimle alay eden kimseye de hakkım helâl olsun! dedi. Sevgili Peygamberimiz aşk, muhabbet ve sehâvetle dolu olduğu kadar, af ve merhametle de yüklü olan bu sözler karşısında sâdece:

“– Allâh sadakanı kabul etsin!” buyurdu ve başka bir şey söylemedi. Ertesi gün bir münâdî:

– Dün gece tasaddukta bulunan kişi nerededir? diyerek seslendi. Kimse çıkmadı. Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- de:

“– Şu gece tasaddukta bulunmuş olan kişi nerededir?” diye sordu. Hiç kimse ayağa kalkmadı. Allâh Resûlü tekrâr:

“– O sadaka veren kimse nerede ise ayağa kalksın?” buyurdu. Ulbe -radıyallâhu anh- ayağa kalktı. Resûl-i Ekrem Efendimiz ona:

“– Ben senin sadakanı kabul ettim. Seni müjdelerim! Muhammed'in varlığı kudret elinde bulunan Allâh'a yemin ederim ki sen sadakası kabul olunanların divânına yazıldın.” buyurdu. (İbn-i Hacer, el-İsâbe, II, 500; İbn-i Kesîr, es-Sîre, IV, 9; Vâkıdî, III, 994)

Allâh ve Resûlü'nün emrine uyabilmek ve bu güzel sıfatı nefsinde yerleştirebilmek için ashâbı kiram, elinde avucunda bulunan en ufak bir mal parçasını dahi infâk etme fazîletini göstermiştir. Hiçbir şey bulamayanların gösterdikleri fazîletler ise çok daha ibret vericidir.

Ensâr'dan Ebû Akîl -radıyallâhu anh- de yine Tebük seferine gidecek orduya yardım için bir ölçek hurma getirmişti ki kendisi buna herkesten daha çok muhtaçtı:

– Yâ Resûlallâh! İki ölçek hurma karşılığında bütün gece sırtımla su çektim. Bir ölçeğini evimin ihtiyacı için alıkoydum, diğerini de Rabbım'ın rızâsını kazanmak için sana getirdim! dedi. Rasûl-i Ekrem:

“– Allâh senin getirip verdiğini de, alıkoyduğunu da bereketlendirsin!” buyurdu ve getirilen hurmanın toplanan yardımlar içine dökülmesini emretti. (Taberî, Tefsîr, X, 251)

Allâh'ın kabul edeceği temiz kazançtan bir tek hurma kadar dahî tasadduk edilse, Allâh Teâlâ'nın onu alacağı ve sâhibi için dağ gibi oluncaya kadar bereketlendirip büyüteceği bildirilmiştir. (Buhârî, Zekât, 8) Demek ki infâk edilen mallar ebedî hayâtımız için yapılan garantili yatırımlardır. Bu infâklar Cenâb-ı Hak tarafından ihlâs ve samîmiyete göre büyütülecek, sıkıntı ve meşakkat dolu kıyâmet gününde karşımıza şefaatçi olarak çıkacaktır.

Asr-ı saâdette, hayatlarını sırf İslâm yoluna adayarak, Allâh'a ibâdetten başka bir şey düşünmeyen Ashâb-ı Suffe, geçimlerini temine vakit bulamazlardı. Bu sebeple diğer Müslümanlar onlara hurma getirirlerdi. Bâzı kimseler, bir ara bozuk hurma getirmiş, Ashâb-ı Suffe de son derece acıkmış olmaları sebebiyle bu bozuk hurmaları yemek zorunda kalmışlardı. Bu hâdise üzerine Cenâb-ı Hakk'ın şu ihtârı geldi:

“Ey îmân edenler! Kazandıklarınızın ve yerden sizin için çıkardığımız nîmetlerin iyilerinden (Allâh için) infâk edin! (Size verildiği takdirde) gözünüzü yummadan alamayacağınız (basit ve değersiz) şeyleri, hayır diye vermeye kalkışmayın! Allâh'ın müstağnî ve övülmeye lâyık olduğunu bilin!” (el-Bakara 2/267) (Vâhidî, s. 90)

Hakîkaten insanların, Allâh yolunda harcama yaparken içinde bulundukları hâlet-i rûhiye ve kalblerinde taşıdıkları niyet, çok mühimdir. Kendi ihtiyaç ve arzûları için mâlının en güzel yerinden, en kâliteli cinsinden bol bol kullanırken, Allâh için verdiği yere, kıymetsiz ve sevmediği taraflarından zorla veren kimse, Allâh katındaki kıymet ve değerinin ne kadar az olduğunu bizzat kendisi ortaya koymuş olur.

İbn-i Arabî hazretleri şöyle anlatıyor:

Fakirin biri, bir şahıstan kendisine Allâh rızası için sadaka vermesini istedi. O da, içinde küçüklü büyüklü gümüş paralar bulunan bir kese çıkardı ve eliyle bozuk para aramaya başladı. Bu sûfi fakir ise onu izliyordu. Sonra bana döndü ve:

– Sadaka verecek olan bu adamın ne aradığını biliyor musun, dedi.

– Hayır, dedim. Bunun üzerine:

– Allâh katındaki mertebesini arıyor. Çünkü Allâh rızası için verecek. Büyük bir para görünce vaz geçiyor ve hâl diliyle; “Allâh'ın indinde bu kadar değerim olamaz.” diyor. O küçük bir para buluncaya kadar aramaya devam edecek, dedi.

Adam küçük bir para bulup verdiğinde fakir ona:

– Allâh'ın indinde senin kıymetin işte bu para kadardır, dedi. (Nihat Keklik, s. 172)

İslâm'ı özümseyip hayâtına tatbik eden kimseler, en yoksulundan en zengin hükümdârına kadar infâkın ehemmiyetini ve büyük faydalarını kavrayıp, bu güzel ibâdeti canla başla îfâ etmişlerdir. Allâh yolunda verecek bir parça eşyâyı zor bulanlar olduğu gibi, bütün dünyâ nimetleri elinin altında olan kimseler de bulunmuştur. İşte bunlardan biri olan 27. Osmanlı Pâdişâhı I. Mahmûd , mühür kazıyıp el altından sattırarak kazandığı parayı yoksullara sadaka olarak dağıtırdı. Böylece el emeği ve alın teriyle kazandığı temiz ve helâl malından, hâlisâne bir şekilde tasaddukta bulunmak isterdi. (Zeki Kuşoğlu, s. 26)
 
                                                          
                                             Anasayfa   |   Örnek Şahisyet   |   Kullukta   |   Ahlâkta   |   Âdâbda   |   Tebliğde   |   Terbiyede   |   Muâmelede


                                                                  Bu site "Üsve-i Hasene" İsimli Kitaptan Derlenmiştir.                         
                                       [   ©  Her Hakkı Mahfuzdur   ]