SORULAN SUALE PEYGAMBERİMİZİN CEVÂP VERMESİ
     
    

 

Ashâb-ı kirâm Allah Resûlü'ne sual sorarak meseleleri öğrenmek, karşılaştıkları problemleri ve şüpheleri çözmek ve böylece hem ilim hem de imanlarını artırmak isterlerdi. Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- de her birinin sualine tatmin edici cevaplar verirdi. Bu ilâhî bir metottur. Allah Teâlâ bu metodu Allah Resûlü'ne Cebrâil vasıtasıyla öğretmiştir. Ashâb-ı kirama dinlerini talim etmek için gelen Cebrâil -aleyhisselâm- soru-cevap usulünü kullanmıştır. Konumuzla ilgili misallerden biri, “Cibrîl Hadîsi” olarak bilinen şu rivayettir:

Ömer bin Hattâb -radıyallâhu anh- anlatıyor:

Birgün Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in huzurunda bulunduğumuz sırada, elbisesi beyaz mı beyaz, saçları simsiyah, yoldan gelmiş gibi bir hali olmayan, fakat içimizden kimsenin de tanımadığı bir adam çıkageldi. Peygamberimizin yanına yaklaştı, önüne oturdu, dizlerini Efendimiz'in dizlerine dayadı, ellerini (kendi) dizlerinin üstüne koydu ve:

– Ey Muhammed, İslâm nedir? dedi.

Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:

“ – İslâm, Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın resûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirebilirsen haccetmendir.” buyurdu.

Adam:

– Doğru söyledin, dedi.

Onun hem sorup hem de tasdik etmesi tuhafımıza gitti. Sonra:

– Peki îmân nedir? dedi.

Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:

“ – Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine iman etmendir.” buyurdu.

Adam tekrar:

– Doğru söyledin, diye tasdik etti ve:

– İ hsan nedir? diye sordu.

Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:

“ – İhsan, O'nu görüyormuşsun gibi Allah'a ibâdet etmendir. Her ne kadar sen O'nu görmüyorsan da O seni mutlaka görmektedir.” buyurdu.

Adam yine:

– Doğru söyledin dedi, sonra da:

– Kıyâmet ne zaman kopacak? diye sordu.

Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-:

“ – Kendisine soru yöneltilen, bu konuda sorandan daha bilgili değildir.” cevabını verdi.

Adam:

- O halde alâmetlerini söyle, dedi.

Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:

“ – Annelerin, kendilerine câriye muamelesi yapacak çocuklar doğurması, yalın ayak, başı kabak ve çıplak koyun çobanlarının, yüksek binalar yapmada birbirleriyle yarışmalarıdır” buyurdu.

Adam, (sessizce) çekip gitti. Ben bir süre öylece kalakaldım. Daha sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:

“ – Ey Ömer, soru soran kişi kimdi, biliyor musun?” buyurdu.

Ben:

– Allah ve Resûlü daha iyi bilir, dedim.

Bunun üzerine Fahr-i Kâinât -sallallahu aleyhi ve sellem-:

“ – O Cebrâil idi, size dininizi öğretmeye geldi.” buyurdu. (Müslim, Îmân, 1, 5; Buhârî, Îmân, 37)

Bu hadisin Ebû Hureyre -radıyallâhu anh- tarafından nakledilen şu rivâyeti Efendimiz'in soru-cevap metodunu kullanmasını daha açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Ebû Hureyre diyor ki:

Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-

“-Bana soru sorun!” buyurdu.

Ashap soru sormaktan çekindi, bunun üzerine bir adam geldi ve dizlerinin dibine oturdu…” (Müslim, İman, 7)

Hadisimiz tâlim, terbiye ve tezkiye faaliyetlerinde dikkat edilmesi lâzım gelen pek ehemmiyetli esaslar ihtiva etmektedir. Bunları şöyle izah edebiliriz:

1) Âlimin soru soran kimseye şefkatle yaklaşması ve onu yakınına getirmesi gerekir. Böyle davrandığı takdirde talebe korkmadan ve sıkılmadan suallerini sorabilir.

2) Kişi suallerini nâzik, kibar ve edepli bir uslupla sormalıdır.

3) Bir âlimin meclisine gelen kimse, oradakilerin ihtiyacı olup da soramadıkları bir hususu farkederse bunu sormalıdır. Böylece alacağı cevap herkese faydalı olacaktır.

4) Sual sorup onun cevâbını almak suretiyle meseleler daha dikkatli dinlenilmekte ve daha iyi anlaşılmaktadır.

Fahr-i Kâinât -sallallâhu aleyhi ve sellem- , İslâm dininin pek çok kâide ve hükmünü ashâbın sormuş olduğu suallere cevap vermek suretiyle öğretmişlerdir. Hatta Efendimiz onları samimi niyetle sual sormaya teşvik eder ve:

“- Cehâletin ilacı sormaktır.” buyururlardı. (Ebû Dâvûd, Tahâret, 125)

Bununla birlikte lüzumlu lüzumsuz her şeyi sormak da yasaklanmıştır. Nitekim o dönemdeki bazı insanlar sırf alay olsun diye, bazıları Peygamberimizi imtihan etmek için, bazıları da saflığından garip sorular sormaya başlamışlardı. Mesel⠓Babam kim?” “Kaybolan devem nerede?” gibi sorular bunlardandır. (Buhârî, Tefsîr, 5/12)

Bir rivayete göre de “Ona bir yol bulabilenlerin Beyt'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır...” (Âl-i İmrân 3/97) âyet-i kerimesi nazil olunca Efendimiz'e:

- Ey Allah'ın elçisi, her sene mi? diye sordular.

Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- sustu, cevap vermedi.

İkinci kere:

- Ey Allah'ın elçisi, her sene mi? dediler.

“- Hayır, şayet evet deseydim her sene farz olacaktı” buyurdular. (Tirmizî, Tefsîr, 5/15)

İşte bu tür sorular soran kimseler hakkında şu âyet-i kerime nâzil oldu:

“Ey iman edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın. Kur'an indirilirken onları sorarsanız size açıklanır (da üzülürsünüz) . Allah sorduğunuz şeyleri affetmiştir. Allah bağışlayandır, Halim'dir. Sizden önce bir millet onları sormuştu, sonra da onları inkar etmişlerdi.” (el-Mâide 5/101-102)

Netice itibariyle Medineli Müslümanlar Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- 'e karşı gönüllerinde taşıdıkları engin muhabbet ve ta'zim sebebiyle ekseriyetle ona sual sormaktan çekinir hâle gelmişlerdi. Öyle ki dışarıdan bir yabancının veya bedevinin gelip muhtelif mevzularda sual sormasını ve bundan kendilerinin de istifade etmesini umarlardı.

Nevvâs bin Sem'ân -radıyallâhu anh- şöyle anlatıyor:

Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in yanında Medine'de bir sene (misafir) kaldım. Ona sual sorabilmek için (özellikle) Medine'ye hicret etmiyordum. … Efendimiz'e bir defasında iyilik ve günahın ne olduğunu sorduğumda şöyle buyurdular:

“- İyilik ahlak güzelliğidir. Günah ise içine sinmeyen ve insanların bilmesini istemediğin şeydir.” (Müslim, Birr, 14-15)

Burada Hz. Nevvâs, Medine'ye hicret ederek gelmediğini, orada ziyaretçi olarak kaldığını ve bunu da sırf Allah Resûlü'ne soru sorabilmek için yaptığını bildirmektedir.

Hâsılı soru sormak ilmin anahtarı, cehâlet hastalığının ilacıdır. Ancak yerinde ve âdâbına uygun bir şekilde sorulmalı, alınan cevaplardan gereğince istifade edilmelidir.
 
                                                          
                                             Anasayfa   |   Örnek Şahisyet   |   Kullukta   |   Ahlâkta   |   Âdâbda   |   Tebliğde   |   Terbiyede   |   Muâmelede


                                                                  Bu site "Üsve-i Hasene" İsimli Kitaptan Derlenmiştir.                         
                                       [   ©  Her Hakkı Mahfuzdur   ]