SÖYLEDİKLERİNİN EHEMMİYETİNE DİKKAT ÇEKMESİ
     
    

 

Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-, söylediklerinin ehemmiyetine dikkat çekmek için bazen sözlerine yeminle başlar, bazen sözünü iki, üç veya daha fazla tekrar eder, bazen de konuşmaya başlamadan önce oturuş şeklini değiştirirdi.

Allah Teâlâ, Resûl-i Ekrem Efendimiz'e Kur'an-ı Kerim'in birçok âyetinde, anlattığı şeyleri teyid etmek için yemin etmesini emretmektedir. Bu emirlerden ikisi şöyledir:

“De ki: Hayır öyle değil, Rabbime yemin olsun ki o kıyamet size mutlaka gelecektir.” (es-Sebe' 34/3)

“De ki: Rabbime yemin olsun ki şüphesiz diriltileceksiniz.” (et-Teğâbun 64/7)

Kur'an-ı Kerim'in önde gelen ifade üslûplarından biri de yemin üslûbudur. Allah'a yemin ederek bir mevzuyu beyan etmek, o yeminden sonra ifade edilen hususların azamet, yücelik ve önemini gösterir. Allah Teâlâ bir çok ilâhî hakikati, kendi azamet ve celâline veya muvâfık gördüğü varlıklar üzerine yemin ederek beyan buyurmaktadır. Mesela Şems sûresinin başında peşpeşe on bir kez yemin ederek nefsin hakikatini, onu kötülüklerden temizleyenin kurtuluşa ereceğini, nefsini kötülüklere gömenin ise hüsrana uğrayacağını bildirmektedir. (eş-Şems 91/1-10)

Tîn sûresinde ise insanı en güzel kıvamda yarattığı gerçeğini peşpeşe dört yeminden sonra haber vermektedir. (et-Tîn 95/1-4)

Peygamber Efendimiz'in yemin ederek tâlimde bulunmasının pek çok misalinden birkaç tanesi şöyledir:

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh'den rivayet edildiğine göre, Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki siz, iman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız.” (Müslim, Îmân, 94)

Hadis-i şerifte görüldüğü üzere, selâmı yaymak sevginin, sevgi ise îmânın kemâline işarettir. Peygamberimiz bu hakikati Allah'a yemin ederek bildirmiştir.

Bir diğer misal de şudur:

Enes -radıyallâhu anh' den rivayet edildiğine göre, Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki sizden biriniz, kendisi için arzu edip istediği şeyi, din kardeşi için de arzu edip istemedikçe, gerçek anlamda iman etmiş olmaz.” (Müslim, Îmân, 72; Buhârî, Îmân, 7)

Konuşurken muhatabın dikkatini çekmenin usullerinden biri de, mühim olan hususların duruma göre bir veya birkaç kez tekrar edilmesidir. Zira insan idraki, çoğu zaman bir şeyi bir defa dinlemek veya okumakla tam olarak anlamaktan acizdir. Hatta bazı derin mevzular ve hakikatler vardır ki, insan onu onlarca kez dinler, okur fakat onun hakiki mânada kalbe yerleşmesi ve kişinin özüyle bütünleşmesi zaman alır.

Tekrarların en mühim maksadı, ilâhî ve ulvî gâyelerin, rûhlara ve gönüllere etkili bir tarzda işlenmesidir. Çünkü insan, kendisine takdîm edilen bir mes'elenin çeşitli şekil, üslûb ve ifâdelerle tekrârı hâlinde, verilmek isteneni daha iyi hazmeder. Tekrâr yoluyla hakikatlerin tebliğ ve tâlimi, hem Yüce Rabbimiz'in Kelâm-i Kadîmi'nde hem de Fahr-i Kâinât Efendimiz'in feyizli ve muazzez sohbetlerinde müstesna bir yer tutmaktadır.

Kur'an-ı Kerim'de mühim hususlar çoğu kere mâna cihetiyle, kısmen de lafız olarak tekrar edilmiştir. Ondaki bu tekrar hususiyeti daha ziyâde kıssalarda kendini hissettirir. Bu, as­lında tam bir tekrâr şeklinde de değildir; sûrenin umûmî havası içerisinde siyâk ve sibâk münâ­sebetiyle her seferinde farklı ayrıntılar ihtivâ eden bir üslûb âbidesidir. Meselâ Hz. Âdem -aleyhisselâm-'a İblîs'in secde etmemesi mes'elesi, mükerreren yedi defa anlatılır. Ancak her birinde İblîs'in hîle ve des­îselerinin farklı bir boyutuna dikkat çekilir.

Bu tekrarların hikmetini beyân sadedinde âyet-i kerîmelerde şöyle buyurulur:

(Rasûlüm!) Biz onu böylece Arapça bir Kur'ân olarak indirdik ve onda ikâzları tekrar tekrar açıkladık. Umulur ki onlar (bu sâyede günahtan) korunurlar; yahut da o (Kur'ân) kendileri için bir ibret ortaya koyar.” (Tâhâ 20/113)

Kur'ân-ı Kerîm'de bir kısım kelime ve cümlelerin tekrar edildiğini görmekteyiz. Bunlar te'kîd gâyesiyle birlikte hayret ve dehşet verme, korkutma, îkâz ve tasvîri canlandırma gibi belâğat incelik­lerinden birini te'mîn etmek içindir. Meselâ Rahmân sûresinde insanlar ve cinler için yaratılan nîmetlerin sayıldığı cümlelerin ardından gelen ve otuz bir defa tekrâr edilen:

“Öyle iken Rabbinizin hangi nîmetini inkâr edebilirsiniz?” cümlesi, kullara gaflet perdelerini aralatarak, ilâhî nîmetleri îtirâf ile şükür vazîfesini hatırlatmaktadır.

Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- , d âvâsı n ı anlat ı rken sözlerini aç ı k seçik söyler, iyice anla şı lmas ı için konuştuklarını birkaç defâ tekrar etti ğ i olurdu. Enes -rad ı yallâhu anh-'in bildirdiğine göre sözünün iyi anla şı lmas ı için konu ş mas ı n ı üç defa tekrarlard ı . (Buhârî, İ lim, 30) Nitekim Abdullah bin Hubeyb, Ukbe bin Âmir ve Câbir bin Abdullah gibi baz ı sahâbîlerine ak ş am ve sabah saatlerinde okumalar ı için baz ı sûreleri tavsiye buyururken, bu sûrelerin önemine dikkatlerini çekmek için ho ş bir usûl tâkip etmi ş, önce onlara isimleriyle hitap ederek:

“­­- Oku!” buyurmu ş, onlar ı n:

- Ne okuyay ı m yâ Resûlallâh? diye sormalar ı üzerine, ayn ı emri bir daha tekrarlam ış ; bu kar şı l ı kl ı konu ş ma üç defa tekrarland ı ktan ve böylece Allâh' ı n Resûlü sahâbîlerini sözüne iyice kulak vermeye haz ı rlad ı ktan sonra :

“- Ak ş am ve sabah vakitlerinde Gulhüvallâhü ehad ile Muavvizeteyn sûrelerini üçer defa oku. Her türlü kötülükten korunman için bunlar sana kâfîdir.” buyurmu ş tur . (Ebû Dâvûd, Edeb , 101; Tirmizî, Deavât , 116 )

Efendimiz'in tekrar metoduyla tâlim ettiği hususlardan diğer birkaç misal de şöyledir:

Ebu Ümame'den nakledildiğine göre:

Allah Resulü -sallallâhu aleyhi ve sellem- yatsı namazında ashabına:

“– Yarın namaz için toplanın, size bildirmek istediğim hususlar var.” buyurdu.

Ashab-ı kiramdan biri diğer arkadaşlarına şöyle dedi:

– Ey falan, sen Resûlullah'ın söyleyeceği ilk sözü, sen ondan sonrakini, sen de ondan sonrakini iyice belle ki Allah Resûlü'nün konuştuklarından bir şey kaçırmayalım.

Peygamber Efendimiz, sabah namazını edâ ettikten sonra:

“- Emrettiğim şekilde toplandınız mı?” buyurdu.

Sahabîler:

- Evet! dediler.

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“- Allah'a kulluk ediniz ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayınız. Anladınız mı, anladınız mı, anladınız mı?”

Ashâb:

- Evet, dediler.

Efendimiz:

“Namazı kılınız ve zekatı veriniz! Namazı kılınız ve zekatı veriniz! Namazı kılınız ve zekatı veriniz! Anladınız mı, anladınız mı, anladınız mı?” buyurunca ashab yine:

- Evet, dediler.

Sevgili Peygamberimiz tekrar:

“- Dinleyiniz ve itaat ediniz! Dinleyiniz ve itaat ediniz! Dinleyiniz ve itaat ediniz! Anladınız mı, anladınız mı, anladınız mı?” buyurdu.

Ashâb-ı kirâm da tekrar:

- Evet, diye mukâbelede bulundular. (Taberânî, VIII, 162; Heysemî, I, 46)

Bu hâdisede öncelikle dikkatimizi celbeden husus, ashab-ı kiramın Peygamber Efendimiz'in sözlerini hafızalarında tutabilmek için nasıl bir dikkat ve titizlik içinde olduklarıdır. Diğer bir nokta ise Fahr-i Kâinât Efendimiz'in:

- Allah'a kulluk

- Ona hiçbir şeyi ortak koşmamak

- Namazı kılmak

- Zekatı vermek

- Peygamberi dinleyip kayıtsız şartsız itaat etmek gibi İslâm'ın temel esaslarını teşkil eden kâideleri üçer kez tekrar etmiş olmasıdır.

Konumuzla ilgili bir diğer misali Abdullah bin Amr -radıyallâhu anhumâ- şöyle anlatıyor:

Yaptığımız yolculukların birinde Allah Resûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- geri kalmıştı. Sonradan bize kavuştu. İkindi namazının vakit hayli daralmıştı. Ayaklarımızı (tam olarak yıkamayıp) mesh etmeye başlayınca Efendimiz olabildiğince yüksek sesle iki veya üç kez:

“Vay ateşte yanacak ökçelerin hâline!” buyurdu. (Buhârî, İlim, 30)

Buna göre bilmeyene öğretmek, yanlış olarak anlaşılan ve yapılan bir şeyi görünce sesi yükselterek uyarmak ve konunun anlaşılması için tekrar etmek, uygulanabilecek bir metottur. Bir hususu tekrar etme, talebelerin idrak seviyelerine göre farklılık arzeder. Eğer bir kimse, bir defada öğrenemiyorsa açıklamanın tekrar edilmesini istemesi ayıp değildir. Zira tekrarlama ilk söyleneni daha da kuvvetlendirip tekid eder.

Ebû Hureyre -radıyallau anh-'ın anlattığına göre Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- birgün:

“- Size, en hayırlınızın ve en şerlinizin kim olduğunu haber vereyim mi?” buyurdular ve bunu üç kez tekrar ettiler.

Oradakiler:

– Evet, haber veriniz, dediklerinde,

Efendimiz:

“- En hayırlınız, kendisinden hayır umulan ve şerrinden emin olunan kimsedir. En şerliniz ise kendisinden hayır ümit edilmeyen ve şerinden de emin olunamayan kimsedir.” (Tirmizi, Fiten, 76)

Allah Resûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- burada birbirine bütünüyle zıt iki karekteri mukayese ederek ve suallerini üç kez tekrarlayarak dikkatleri çekmektedir. Sonra da bunların kim olduğunu gayet veciz bir üslupla açıklamaktadır.

Resûl-i Ekrem -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bazen de dinleyenlerin dikkatlerini çekmek üzere oturuş şeklini değiştirerek sözünü tekrar ederdi. Bundan da maksadı yine beyan ettiği meselenin ehemmiyetini göstermekti. Bunun bir misalini Nüfey bin Hâris -radıyallâhu anh- şöyle naklediyor:

Birgün Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:

“- Büyük günahların en ağırını size haber vereyim mi?” diye üç defa sordu.

Biz de:

Evet yâ Resûlallah, dedik.

Resûl-i Ekrem -sallallâhu aleyhi ve sellem- :

“- Allah'a şirk koşmak, ana babaya itaatsizlik etmek” buyurduktan sonra, yaslandığı yerden doğrulup oturdu ve:

İyi dinleyin, bir de yalan söylemek ve yalancı şâhitlik yapmak” buyurdu. Bu sözü durmadan tekrarladı. Daha fazla üzülmesini istemediğimiz için keşke sussa, diye arzu ettik. (Buhârî, Edeb, 6; Müslim, Îmân, 143)

Allah Resûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- burada iki büyük günahı söyledikten sonra sıra üçüncüye gelince oturuş şeklini değiştirmiş, dayandığı yerden doğrulup oturmuştur. Bu tavır değişikliği, yalancılığın ve yalancı şâhitliğin ne büyük bir haram olduğunu iyice anlatmak içindir. Yalanı ve yalancı şâhitliği büyük suç yapan sebeplerden en önemlisi, verdiği zararın umûmî ve büyük olmasıdır.

Yine Peygamber Efendimiz'in büyük günahları saymaya başlamadan önce üç defa “Büyük günahların en ağırını size haber vereyim mi?” diye tekrarlaması, söyleyeceği sözün önemine ve dolayısıyla bu günahların ne derece ağır olduğuna ashâbının dikkatini çekmek içindir.

Allah Resûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in daha farklı usullerle muhatabın dikkatini celbetmeye çalıştığı da olurdu. Bunlardan biri de konuşurken şuurlu ve belli bir maksatla muhatabın elini veya omuzunu tutmasıdır. Böyle davrandığı sahabinin dikkati bütünüyle ona teksif olur ve sözünü daha iyi anlamasına yardımcı olurdu. Abdullah bin Mes'ud -radıyallâhu anh- anlatıyor:

“Nebiyy-i Muhterem -sallallâhu aleyhi ve sellem-, ellerim onun avuçları arasında olduğu halde, Kur'an'dan bir sûre öğretir gibi bana teşehhüdü (Tahiyyat duâsını) öğretti.” (Buhârî, İstîzân, 28)

Fahr-i Kâinât -sallallâhu aleyhi ve sellem- , ehemmiyetli bir mevzuyu öğretirken bazen de sahabisinin omuzuna elini koyar ve arzu buyurduğu şeyleri böylece anlatırdı. Abdullah bin Ömer -radıyallâhu anhumâ- diyor ki:

Peygamber Efendimiz birgün omuzumdan tutarak bana:

“Dünyada sanki bir garip veya bir yolcu gibi ol. Kendini kabir ehlinden say!” buyurdu. (Buhari, Rikak, 3)

Seyyidü'l-Mürselîn Efendimiz, burada İbn-i Ömer'in omuzunu tutarak ona yakınlığını ve sıcaklığını hissettirmiş, gönlünü yumuşatmış ve ona nasihatte bulunmuştur. Önce garip gibi, sonra yolcu gibi olmasını, daha sonra da kendisini kabre hazırlamasını öğütlemiştir. Garip; bir beldeden başka bir beldeye giden, kalbi hep vatanında olan, oraya dönme arzusuyla fazla mal biriktirmeyen, bulunduğu yerde ancak zaruret miktarı kadar duran kimsedir. Yolcu; sefer halinde bulunan, bütün hedefi gideceği yere kavuşmak olan ve bunun haricinde başka bir şey düşünmeyen kimsedir. Kabir ehli ise dünyadan alâkayı kesmiş ve Rabbine kavuşmak üzere yola düşmüş kimsedir. Allâh Resûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- böyle bir muhabbet ortamında ve İbn-i Ömer ile başbaşa bulunurken onu, fâni sevdalardan uzaklaştırıp Allâh Teâlâ'ya istikametlendiren nasihatlerde bulunmuştur.

Peygamber -aleyhisselâm- 'ın tâlim ve terbiyede tatbik ettiği usullerden biri de şudur: O, muhatabın dikkatini cezbetmek için hitapta bulunur ve bunu birkaç defâ tekrar ettikten sonra esas konuya geçerdi. Meselâ (bir sefer esnâsında) terkisine aldığı Muâz'a hitâben üç defa:

Ey Muâz!” diye seslenmiş, o da her defasında:

– Buyur, ey Allah'ın Resûlü! Emrine âmâdeyim, diye cevap vermiştir.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:

Kim Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in, Allah'ın kulu ve peygamberi olduğuna samîmî bir şekilde şehâdet ederse, Allah onu cehenneme haram kılar” buyurmuştur. (Buhârî, İlim, 49; Müslim, Îmân, 53)

Burada Allah Resûlü'nün “Ey Muâz!” diye üç kez seslenmesi, söyleyeceklerine Muâz'ın dikkatini iyice çekmek içindir.

Nebiyy-i Ekrem -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in, İslâm'ı insanlara daha kolay ve tesirli bir şekilde anlatabilmek ve öğretebilmek için tatbik ettiği bu usullerin her birinden, eğitim ve öğretim faaliyetlerinde en iyi şekilde istifade edilmelidir.
 
                                                          
                                             Anasayfa   |   Örnek Şahisyet   |   Kullukta   |   Ahlâkta   |   Âdâbda   |   Tebliğde   |   Terbiyede   |   Muâmelede


                                                                  Bu site "Üsve-i Hasene" İsimli Kitaptan Derlenmiştir.                         
                                       [   ©  Her Hakkı Mahfuzdur   ]