RASÛLULLÂH MUHABBETİNİN
                         YANIK TERENNÜMLERİ
     
    

 

Kulu, Allâh'a muhabbet deryâsına götürecek olan yegâne rahmet ve muhabbet pınarı, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'dir. Çünkü Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e muhabbet, Allâh'a muhabbet; O'na itâat, Allâh'a itâat; O'na isyan, Allâh'a isyân mâhiyetindedir.

Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede şöyle buyurmaktadır:

(Ey Rasûlüm!) De ki: Eğer Allâh'ı seviyorsanız, bana itaat ediniz ki, Allâh da sizi sevsin ve günahlarınızı mağfiret buyursun!..” (Âl-i İmrân, 31)

Kelime-i tevhîdde « Lailâheillallah»dan son­ra « Muhammedurrasulûllah» cüm­le­si ge­lir. Her ke­li­me-i tev­hîd ve her sa­levât-ı şe­rî­fe, Hak­k'a mu­hab­bet ve ya­kın­lı­ğın ser­mâ­ye­si­ni teş­kil eder. Dün­ya ve ahi­re­tin sa­âdet ha­ya­tı ve bü­tün mânevî fe­tih­ler, O'na mu­hab­bet ser­ma­ye­siy­le ka­za­nı­lır. Ci­han, ilâ­hî mu­hab­be­tin te­zâ­hü­rü­dür. Bu zu­hû­run öz cev­he­ri­ni, “Mu­ham­me­dî nûr” teş­kil eder ve Zât-ı ulû­hiy­ye­te va­ra­bil­me­nin ye­gâ­ne yo­lu da O'na mu­hab­bet­ten geçer.

İbâ­det­te­ki rû­hâ­ni­yet, mu­ame­lât­ta­ki ze­râ­fet, ahlâk­ta­ki ne­zâ­ket, gö­nül­de­ki le­tâ­fet, sî­mâ­lar­da­ki nûr ve me­lâ­hat, li­san­lar­da­ki se­lâ­set, duy­gu­lar­da­ki in­ce­lik, na­zar­lar­da­ki de­rin­lik, vel­hâ­sıl bü­tün gü­zel­lik­ler, O var­lık nû­ru­na olan mu­hab­bet­ten kalb­le­re ak­se­den pa­rıl­tı­lar­dır.

Haz­ret-i Mev­lâ­nâ ne gü­zel bu­yu­rur:

“Gel ey gö­nül! Ha­kî­kî bay­ram, Ce­nâb-ı Mu­ham­med'e vus­lat­tır. Çün­kü ci­hâ­nın ay­dın­lı­ğı, o mü­bâ­rek var­lı­ğın ce­mâ­li­nin nû­run­dan­dır.”

Bunun içindir ki, Allâh Rasûlü'nün örnek sîretine tâbî olmak, Hakk'ın rızâ ve muhabbe­tine nâiliyetin vazgeçilmez vesîlesidir. Yâni bir mü'min, ibâdet ve davranışla­rında Hazret-i Peygamber'in sünneti istikâmetinde merhale katetmedikçe İslâm'ın hedeflediği ideal insan demek olan “insan-ı kâmil” hâ­line gelemez. Dînin gerçek huzur ve saâdetine de eremez. Çünkü Cenâb-ı Hak, İslâm'ın hedeflemiş olduğu “kâmil insan” modelini, Haz­ret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in şahsında sergilemiş, O'nu, âlemlere rahmet ve bütün mü'minlere örnek bir şahsiyet eylemiştir.

O hâlde, Allâh Teâlâ'nın biz kullarını sevmek hususunda şart koşacağı kadar mühim olan bu itaat, nasıl bir itaattir?

Hiç şüphesiz bu ulvî hâl, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e cân u gönülden muhabbet duymak ve O'nun kalbî âleminden hisse alabilmekle başlar. Zîrâ bizler için yegâne “üsve-i hasene” olan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sel­lem-'e tâbî olma husûsunda yüce Rabbimiz âyet-i kerîmelerde şöyle buyurmaktadır:

“Rasûl size ne verdiyse onu alın! Size neyi yasakladıysa ondan da kaçının ve Allâh'tan korkun! Çünkü Allâh'ın azâbı şiddetlidir.” (el-Haşr, 7)

“Ey îmân edenler! Allâh'a itâat edin ve Peygamber'e itâat edin de amellerinizi boşa çıkarmayın!” (Muhammed, 33)

“Kim Allâh'a ve Rasûl'e itâat ederse, işte onlar, Allâh'ın kendilerine nîmet verdiği peygamberler, sıddîklar, şehîdler ve sâlihlerle beraberdir. Onlar ne güzel dostlardır.” (en-Nisâ, 69)

Allâh Teâlâ'nın inzâl ettiği ilâhî bir fermân ve tâlimatnâme olan Kur'ân-ı Kerîm de, ümmete Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in kalb âleminden sergilenmiştir. Muhakkak ki Kur'ân'ın sırları da kalbin Allâh Rasûlü'nün rûhâniyetine bürünmesi nisbetinde fâş olur. Eğer sahâbe-i kirâm gibi bizler de o âleme girmekle şereflenir ve ilâhî güzelliklerin, emir-nehiy, ilim ve hikmetlerin oradaki tecellîlerini seyretme bahtiyarlığına erebilirsek, kısacası ilâhî kelâmı O'nun gönül iklîmindeki tezâhürleriyle ve şerhiyle okuyabilirsek, o zaman gönüllerimiz asr-ı saâdetteki peygamber âşıkları gibi O'nun etrafında pervâne olur, her sözüne, her emrine ve hattâ îmâsına dahî:

“Anam, babam, malım ve canım sana fedâ olsun, yâ Rasûlallâh!..” ifâdesinin özündeki aşk, vecd ve teslîmiyete nâil oluruz.

Hazret-i Peygamber'in muazzez varlığı, beşer için bir muhabbet melcei ve feyz kaynağıdır. Ârifler bilirler ki, mevcudâtın varlık sebebi, Nûr-i Muhammedî'ye duyulan muhabbettir. Bu sebeple bütün kâinât, âdetâ Varlık Nûru Hazret-i Muhammed Mustafa -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e ithâf edilmiş gibidir. Bütün kâinât, Nur-i Muhammedî'nin şerefine ve O'na bir mazruf olarak yaratılmıştır. Zîrâ O, öyle bir şahsiyettir ki, Cenâb-ı Hak O'na «habîbim» buyurmuştur.1

Eskiden mühürlere hikmetli söz veya şiirler hakkettirmek âdetti. Bü­yük hayırsever Bezm-i Âlem Vâlide Sultan da mührüne şu çok mânîdar mısraları kazıttırmıştı:

Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl,

Muhammed'siz muhabbetten ne hâsıl

Zuhûrundan Bezmiâlem oldu vâsıl

Zîrâ Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kelime-i şehâdette de ifâde ettiğimiz gibi elbette ki beşer olarak ve sûret bakımından bir “kul” dur, lâkin sîret itibâriyle “şâh-ı rusül” dür. Bu incelik ve esrâr âlemini seyreden Aziz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri ne güzel söyler:

Âyinedir bu âlem her şey Hak ile kâim,

Mir'ât-ı Muhammed'den Allâh görünür dâim!..

Muhabbet-i Rasûlullâh, beşeri her iki cihânda azîz eyleyen yüce bir müessirdir. Nitekim ashâb-ı kirâm da bu muhabbet vesîlesiyle, yâni Fahr-i Kâinât -aleyhissalâtü vesselâm-'ın aşkıyla yoğrulduklarından o erişilmez derecelere nâil kılınmışlardır. Onlar birer aşk çağlayanı hâlinde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in etrâfında sadâkatle kenetlenmişler ve O'na bağlılık semâsının birer yıldızları olmuşlardır. Öyle ki ashâbın içinde, “Rasûlullâh böyle yapmıştı.” diye, sırf O'na ittibânın hazzını yaşamak için, O'nun yürüdüğü yoldan yürüyen, kokladığı bir gülü koklayan, durduğu yerde duranlar vardı.

Sahâbe-i kirâm hazarâtının Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e duydukları dâsitânî aşk ve muhabbetin yanık tezâhürleri sayısızdır:

Enes bin Malik -radıyallâhu anh- anlatıyor:

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e bir adam geldi ve:

“–Yâ Rasûlallâh! Kıyâmet ne zamandır?” dedi.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Kıyamet için ne hazırladın?” diye sorunca o da:

“–Allâh ve Rasûlü'nün muhabbetini…” cevabını verdi.

Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“– Öyleyse sen sevdiğinle beraber olacaksın .” buyurdular.

Enes -radıyallâhu anh- bu rivâyetin devâmında der ki:

“İslâm'a girmekten başka hiçbir şey bizi Allâh'ın Nebîsi'nin “ Muhakkak sen sevdiğinle berabersin. ” sözü kadar sevindirmemiştir. İşte ben de Allâh'ı, O'nun Rasûlünü, Ebû Bekr'i ve Ömer'i seviyorum ve -her ne kadar onların yaptıkları amelleri yapamadıysam da- onlarla beraber olmayı umuyorum.” (Müslim, Birr, 163)

Şüphesiz ki Allâh Rasûlü'nün bu müjdeli beyânının şümûlüne girebilmek için her mü'min, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in aşk, muhabbet, şevk ve nûru ile gönlünü tezyîn etmelidir.

Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, ümmetinin kendisine duyduğu sönmek bilmeyen derin aşkına işâretle:

“Benden sonra bir takım insanlar gelecek ki, onların her biri beni görebilmek uğruna ehlini ve malını vermeye can atarlar.” (Hâkim, Müstedrek, IV, 95) buyurmuşlardır.

Nitekim, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz vefât ettiğinde de ashâbın hâli, hüznünden yanıp eriyen mumlar gibiydi. O gün Allâh Rasûlü'nün firâkı ile gönüller bir anda hasret yangınlarıyla kavrulmuş, ashâb-ı kirâm, hâlden hâle girmişti. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- dahî bir an kendinden geçmiş, Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, insanları teskîn edinceye kadar binbir güçlük yaşamıştı. Zîrâ O'nu görmemeye bir gün bile dayanamayan âşık gönüller, artık bu fânî dünyâda O'nu hiç göremeyecekti. İşte bu hicrân ve yanışa dayanamayan Abdullâh bin Zeyd -radıyallâhu anh-, ellerini ilâhî dergâha mahzûn bir gönülle açarak:

“Yâ Rabbî! Artık benim gözlerimi âmâ kıl! Ben, her şeyden çok sevdiğim Peygamberimden sonra artık dünyâda bir şey görmeyeyim!..” diye samîmî göz yaşları içinde ilticâ etti ve oracıkta gözleri âmâ oldu. ( Kur­tu­bî, el-Câ­mî, V, 271 )

Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-Efendimiz'in vefâtından sonra bir hadis nakledeceği zaman Allâh Rasûlü'nü hatırladıkça ağlar, konuşmakta güçlük çekerdi.

Ebû Hureyre -radıyallâhu anh- onun bu hâlini şöyle anlatır:

“Ebû Bekir -radıyallâhu anh- minbere çıktı ve:

«–Biliyorsunuz ki Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- geçen sene aranızda şu benim durduğum gibi durmuştu...» dedi. Sonra ağladı. Sonra bu sözünü tekrar etti ve yine ağladı. Üçüncü kez yine tekrarladı ve kendini tutamayarak bir daha ağladı.” (Bkz. Tirmizî, Deavât, 105)

Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in sağlığında iken hep yanında olduğu hâlde dâimâ O'na hasret içinde kalırdı. Rasûlullâh'ın vefâtından sonra ise bu firâk sebebiyle, O'na kavuşma iştiyâkı daha da şiddetlenmişti.

Âişe -radıyallâhu anhâ- babasının vefât ânında, Hazret-i Peygamber'e duyduğu vuslat heyecanını şöyle ifâde eder:

Babam Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ölüm hastalığında:

“–Bugün hangi gündür?” diye sordu.

“–Pazartesi.” dedik.

“–Eğer bu gece ölürsem beni yarına bekletmeyiniz! Zîrâ benim için gün ve gecelerin en sevimlisi Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e en yakın olanıdır. (Yâni O'na bir an evvel kavuşacağım andır.) dedi.” (Ahmed bin Hanbel, I, 8)

Ashâb-ı kiramdan bazıları, Allâh Rasûlü'ne âşık olup bir an evvel vuslatı arzulayan hastalara, Allâh'a ve Rasûlü'ne kavuşmaları yaklaştığı için gıpta ile bakmış, onlarla Gönüller Sultânı Efendimiz'e selâm göndermişlerdir. Meselâ Muhammed bin Münkedir -radıyallâhu anh-, Rasûlullâh âşığı Hazret-i Câbir'i, son hastalığında ziyâret etmişti. Onun, ölüme iyice yaklaştığını anlayınca da, gönlü Rasûlullâh hasretiyle muzdarip olan Câbir -radıyallâhu anh-'ı tesellî için:

“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e bizden selâm götür!” demiştir. (İbn-i Mâce, Cenâiz, 4)

Rasûlullâh âşığı sahâbe-i kirâm, Hazret-i Peygamber hakkındaki hâtıraları dinlemekten de zevk alırlardı.

Berâ -radıyallâhu anh-, babasının her fırsatta, Allâh Rasûlü'ne âid bir hâtırayı dinleyebilme arzusunu şöyle anlatır:

“Ebû Bekir Sıddîk -radıyallâhu anh-, babamdan on üç dirheme bir semer satın aldı ve:

«–Berâ'ya söyle de onu bizim eve götürüversin.» dedi.

Babam:

«–Hayır! Bana Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in Mekke'den Medîne'ye nasıl hicret ettiğini anlatıncaya kadar olmaz.» dedi.

Bunun üzerine Ebû Bekir -radıyallâhu anh- hicret yolculuğunu uzun uzun anlattı.” (Buhârî, Ashâbu'n-Nebî, 2; Ahmed bin Hanbel, I, 2)

Sahâbîler, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e karşı o kadar hürmet, tâzim ve muhabbet besliyorlardı ki, bâzıları, Rasûlullâh'ın mübârek elleri dokundu diye başlarındaki saçları kestirmemişlerdi.

Sahâbî hanımlarının evlatlarına Allâh Rasûlü'ne muhabbeti telkin edişlerini sergileyen şu hâdise ne güzel bir muhabbet tezâhürüdür:

Sahabî hanımlar, evlatları, Allâh'ın Rasûlü ile uzun müddet görüşmedikleri zaman onları azarlarlardı. Huzeyfe -radıyallâhu anh- birkaç gün Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'i görmediği için annesi ona kızmış ve onu azarlamıştır. Kendisi bunu şöyle anlatmaktadır:

Annem bana sordu:

“–Peygamber Efendimiz'le en son ne zaman görüşmüştün?”

Ben de:

“–Birkaç günden beri onunla görüşemedim.” dedim. Bana çok kızdı ve beni fenâ bir şekilde azarladı. Ben de:

“–Dur kızma! Hemen Rasûlullâh Efendimiz'in yanına gideyim, onunla beraber akşam namazını kılayım ve O'ndan benimle senin için istiğfar etmesini taleb edeyim.” dedim... (Tirmizî, Menâkıb, 378; Ahmed bin Hanbel, V, 391-2)

Yine Peygamber âşıklarında, Allâh Rasûlü'nün muhabbetinin bütün fânî ıztırapları aştığını gösteren şu misâl de pek ibretlidir:

Abdullâh bin Mübârek anlatıyor:

İmam Mâlik'in yanındaydım. Bize Allâh Rasûlü'nün hadis-i şeriflerinden naklediyordu. Bir akrep gelip onu defalarca soktu. Rengi değişiyor, sararıyor ancak Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in hadisini kesmiyordu. Ders bitip de insanlar dağıldıklarında ona dedim ki:

“–Ey Ebû Abdullâh! Bugün sende bir gariplik gördüm?”

O da:

“–Evet. Beni defâlarca akrep ısırdı, hepsine de sabrettim. Buna ancak Rasûlullâh'a olan tâzim ve hürmetimden dolayı dayandım.” dedi. (Münâvî, Feyzü'l-Kadîr, III, 333; Suyûtî, Miftâhu'l-Cennet , s. 52)

Rasûlullâh'ın baş müezzini, Peygamber mescidinin bülbülü Hazret-i Bilâl -radıyallâhu anh-'ın hâli ise çok daha başkaydı. Allâh Rasûlü fânî dünyâyı terk edince Hazret-i Bilâl sanki dilini yuttu, ağzını bıçaklar açmaz oldu. Koca Medîne kendisine dar geldi.

Halîfe Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Allâh Rasûlü'nün zamanındaki ezanların aziz hatırasını tâzelemek arzusuyla Bilâl'e ezan okuması için defâlarca yalvardı. O peygamber âşığı, dertli Bilâl ise:

“-Yâ Ebâ Bekir! Benim arzumu sorarsan Rasûlullâh'tan sonra ezan okumaya tâkatim kalmadı. Beni zorlama. Ne olursun, beni kendi hâlime bırak.” diye affını istedi.

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ise Rasûlullâh hasretiyle Bilâl'den o güzel demlerin ezânını ısrarla istiyor:

“–Ümmet, Rasûlullâh'tan sonra O'nun müezzininden de mi mahrûm kalsın?” diyordu.

Israrlara dayanamayan Bilâl, nihâyet bir sabah ezânı için boynu bükük, gözü yaşlı minâreye çıktıysa da gözünde canlanan o saâdet günlerinin hatıraları sebebiyle boğazına tıkanan hıçkırıklardan, ezanı okuyamadan geri indi. Ebû Bekir -radıyallâhu anh- daha fazla ısrâr etmedi.

Bilâl -radıyallâhu anh-, Allâh Rasûlü'nün aziz hâtıralarıyla dolu Medîne'de daha fazla duramadı, o sabah namazından sonra derhal yola çıktı. Şam'a gitti. Bir an evvel Rasûlullâh'a kavuşmak hasretiyle, serhad boylarında şehâdet peşinde muhârebelere iştirâk ediyor, ancak takdîr-i ilâhî, her defâsında gâzî oluyordu. Bu minvâlde seneler geçti. Hattâ Şam'ı kasıp kavuran ve yirmi beş bin gâziyi alıp götüren vebâya rağmen hikmet-i Hüdâ, Hazret-i Bilâl, yine sağdı. Lâkin, gönlü bu firak yangını içinde ömür boyu kavruldu ve yandı.

Âlemleri kuşatan bir rahmet olan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in bu aşk ve muhabbet kafilesi, sahabeden sonra da aynı tazelik ve coşkunluk pınarı hâlinde vuslat deryâsına doğru akmaya devam etmiştir.

Allâh Rasûlü'ne aşk ile bağlı ümmetinin büyüklerinden Seyyid Ahmed-i Yesevî Hazretleri, 63 yaşında vefât eden Rasûlullâh'a duyduğu engin aşk ve muhabbet sebebiyle bu yaştan sonraki ömründe yeryüzünde dolaşmaya vedâ etmiş, vefât edinceye kadar, mezar gibi bir yerde irşâd hayatına devâm etmiştir.

Büyük hadîs âlimi ve müc­tehid İmâm Nevevî Hazretleri de, O Varlık Nûru'nun nasıl karpuz yediğini bilmediği için ömrü boyunca karpuz yememiştir. Hayatının bütün safhalarını kuşatan peygam­bere bağlılık şuuruyla, bir karpuzu yerken bile O'nun tarzının dışında hareket et­mek ihtimâlinden uzak durmuştur.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- öyle bir şahsiyettir ki, O'nu rehber edinip kendisine tâbî olanların her biri gökteki yıldızlar gibi insanlığın mümtaz şahsiyetleri hâline gelmiş; ebedî saâdet ve huzûra ermişlerdir. Ashâb-ı kirâm, Hak dostları ve sâlihler, hep O Kâinâtın Fahr-i Ebedîsi'ne yakınlaşabildikleri ölçüde fazîlet ve kıymet kazanmışlardır.

Acaba Abdullâh bin Zeyd, Bilâl-i Habeşî, İmâm Nevevî, Seyyid Ahmed-i Yesevî ve emsallerinin gönül iklimlerinden bizlerde ne kadar hisse var?.. Bizler de, ashâbdan beri devam edegelen bu muhabbet tezâhürleri çerçevesinde, Allâh Rasûlü'ne muhabbetteki seviyemizi ölçmeli ve O'na ne derecede lâyık bir ümmet olarak yaşayabildiğimizi mîzân edip, rûhumuza mânevî bir diriliş ve uyanış aşısı yapmalıyız.

Burada bahsettiğimiz İslâm büyüklerinin hâlleri de, elbette ki vecd kahramanı olan yıldız şah­siyetlerdeki ölçülerdir. Ancak onları kıyâmete kadar gelecek müminlerin gönül semâlarında yıldızlaştıran da, Rasûlul­lâh'a duydukları aşk, şevk ve bağlılıktaki şiddettir.

Biliyoruz ki aşk ve muhabbet, iki gönül arasındaki cereyan hattı gibidir. Güzel bir mü'min olabilmek için, kalbe bu istîdâdı kazandırmak şarttır. Günümüzde insanlığın yaşadığı buhranlar, bu kalbî istîdâdın kaybolmasından ileri gelmektedir. Bu yüzden nice kıymetler hebâ oluyor, nefsânî çarklarda parçalanıyor. Akış ve yönelişler dâimâ dünyevî ve nefsânî olunca da, rûhun iştihâsına kimse yol bulamıyor. Aşk-ı mecâzîden aşk-ı hakîkîye doğru kalplerin irtifâ kaydetmesi, Mecnûn'un Leylâ'dan başlayan seyâhatini Mevlâ'da noktalaması, ham bir yüreğin geçtiği temrinler neticesinde olgunlaşarak gerçek aşka istîdât kazanmasıyladır. Günümüzde insanlık bu aşka muhtaçtır. Yaşanan bütün bu cinâyetler, kötülükler, hamlıklar hep aşksızlıktandır.

Gerçek bir sevginin büyüklüğü, gerektiğinde sevilen uğrunda yapılan fedâkârlık ve girilen risk ile ölçülür. Çok seven biri îcâbında canını verir de bir fedâkârlık yaptığı hissini bile taşımaz. Sanki borcunu ödüyormuş gibi rahatlıkla canını verir. Fakat gerçek aşkı tanımayan, aşktan nasîb almayan kimseler, kemâle erme yoluna girmemiş ve nefsinin sultasında yaşayarak gönlünü israf ve ziyan ediyor demektir.

Dağların kabûl etmediği emâneti yüklenmiş olmak, aslında insana sunulmuş ilâhî bir imtiyazdır. Bu kazanç ve imtiyazı gerçek mânâsıyla elde edebilmenin şartı da, hakîkî aşka ulaşabilmektir. Çünkü, insan rûhundaki bu çatışma ve kavga, ancak hakîkî aşkın içinde eriyip kaybolur. Kâmil insan, bir örnek şahsiyetten aldığı feyizli akislerle, hayvânî temâyüllerden rûhunu sıyırır, gönlünü bir cennet bahçesi hâline getirir ki oradan ilâhî manzaralara pencereler açılır.

Rabbimiz Kur'ân-ı Kerîm'de “Rûhumdan üfürdüğüm” (el-Hicr, 29) buyurmakta ve insana kendinden verdiği ulvî cevheri hatırlatmaktadır. Şâyet bu ulvî cevher ve müjde, mümini aşk ve muhabbet netîcesinde kemâle eriştirebilirse, o zaman kalb, ilâhî esrâr âlemine doğru merhale almaya başlar. İlâhî âlemin sırları, eşyânın hakîkati, insan ve kâinât denilen sır ortaya çıkar. Kul, kalb-i selîm tecellîlerine mazhar olur.

Kul, bu olgunluğa eriştiğinde Allâh ile arasındaki gaflet perdeleri aralanmaya başlar; “ölmeden evvel ölmek” sırrından nasîb alır. Dünyâ ve onun fânî sevgisi, bütün geçici ve gösterişli güzelliği, gözünden düşer ve gönlünden çıkar. Böylece rûh, Hâlık'ına yaklaşmaktaki târifsiz lezzete nâil olur.

Hakîkî sevgiyi tatmamış olanlar ise, insanda mevcûd olan hayvâniyet çerçevesini kırıp da melekiyet sahasına adım atamamış demektir. Sevmeyi bilmeyenin kalbi, ham toprak gibi olur. Mârifet sevmektedir. Çünkü varlığın sebebi muhabbettir.

Beşeriyeti, sefâletten kurtarıp saâdete götürecek olan ilâhî rahmet, insanlığa üsve-i hasene olarak takdîm edilen Allâh Rasûlü'dür. Hakîkî saâdetin yolu, hakîkî aşkı O'ndan öğrenmek, O'nda fânî olabilmek ve bu muhabbetle O'nun izinden gidebilmektir.

Zîrâ Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bütün kâinâtın gözbebeği, özü ve var oluş sebebidir. Hakk'ın yüce bir lutfudur. Kul ile Hak Teâlâ arasında bir vuslat rehberidir. O, anlatılabilen ve ifâdenin târiften âciz kaldığı ulvî hâlleriyle kulluk makâmında bedeni fânî oluncaya kadar bizlere Hakk'a kulluğun en yüce nümûnesi olmuştur. Kısaca O, âlemleri kuşatan bir rahmet ve aşktır. O'na râm olan âşık gönüller, bu âlemde dâimâ O'nun muhabbetiyle yanıp kavrulacaklar ve her dem O'nun ulvî visâlinin hasretini yudumlayacaklardır. Bu hâlet içinde:

“Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Rasûlallâh!” figânıyla da her an gittikçe ziyâdeleşen muhabbetlerini arz edeceklerdir.

İşte Yûnusları Yunus hâline getiren, Mevlânâları Mevlânâ yapan da bu aşktır. Hazret-i Mevlânâ bu aşk ile ebedî ve hakîkî saâdet iklîmine adım atmıştır. Lâkin onun saâdeti hakîkatte nerede, ne zaman ve kiminle başlamış, bunu bilenler azdır. Bunu ancak onun etrâfında aşk ile pervâne olup onunla aynîleşmeye mazhar olan bahtiyarlar bilirler. Hazret-i Mevlânâ'nın saâdeti, nâmütenâhî yâni sonsuz Kâdir-i Mutlak'a vuslat idi. Çünkü onlar, fânî ten esâretinden sıyrılıp sonsuza doğru mesâfe aldıklarından, yalnız sonsuzla mesud olurlar. Sonu olanlarla yâni fânîlerle gerçek saâdet ne kadar ve ne kıvamda olabilir ki?.. Zîrâ saâdet iklîminin yolu, aşk ve muhabbeti lâyık olduğu yere tevcîh etmekten geçer. Nitekim Hazret-i Mevlânâ'nın şu sözleri, bir bakıma onun saâdetinin kaynağını da sergilemektedir:

“Canım (rûhum) var oldukça ben Kur'ân'ın kölesiyim. Ben Hazret-i Muhammed'in ayağının toprağıyım. Eğer biri, benim sözümden bundan başka en ufak bir şey bile nakledecek olursa, o kimseden de onun sözünden de incinirim.”
 
 

   Dipnotlar:
   1. Bkz. Tirmizî, Menâkıb, 1; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, IX, 29.

 
     
                                                          
                                             Anasayfa   |   Örnek Şahisyet   |   Kullukta   |   Ahlâkta   |   Âdâbda   |   Tebliğde   |   Terbiyede   |   Muâmelede


                                                                  Bu site "Üsve-i Hasene" İsimli Kitaptan Derlenmiştir.                         
                                       [   ©  Her Hakkı Mahfuzdur   ]