ÜSVE-İ HASENE / EN GÜZEL ÖRNEK ŞAHSİYET
     
    

 

Târihte hayatının tamamı en ince teferruâtına kadar tesbît edilen tek Peygamber ve tek insan, Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'dir. Peygamberler silsilesinin, insanlığı Hakk'a ve hayra yönlendirme hususunda birer emsâl teşkil edebilecek davranış mükemmelliklerinden ancak muayyen miktarda hâtıra günümüze intikal edebilmiştir. Hâlbuki Âhirzaman Nebîsi -aleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz'in en basitinden en girift ve mükemmeline kadar bütün fiil, söz ve ifâdeye aksettiği kadarıyla duygu dünyâsı, an-be-an tâkib edilmiş ve târihe bir şeref levhası hâlinde kaydedilmiştir. Üstelik bunlar, Allâh'ın lutfu ile, asırlar ötesinden kıyâmete kadar gelecek son insana kadar intikâl etme mazhariyetine erdirilmiştir.

Hayatın türlü ibtilâ, musîbet ve sürprizleri karşısında kendimizi fitneden bertaraf edebilmek için şükür, tevekkül, kadere rızâ, belâlara sabır, azîmet, şecaat, fedâkârlık, kanaat, gönül zenginliği, diğergâmlık, cömertlik, tevâzu, hâdiseler karşısında dengeyi bozmama ve benzerleri gibi yüksek ahlâkî vasıfları en güzel bir şekilde hayatımıza tatbik etmek mecbûriyetindeyiz. Bütün bu hususlarda nümûne olması için de, Cenâb-ı Hakk'ın bütün bir beşeriyete armağan ettiği en büyük mürşid-i kâmil; zarif, temiz, nezih ve örnek hayatı ile Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizdir.

Allâh Rasûlü'nün hayâtı, kıyâmete kadar gelecek bütün nesillere örnektir. Kur'ân-ı Kerîm'de O'nun hakkında:

(Ey Rasûlüm!) Muhakkak ki senin için tükenmeyen bir mükâfât vardır. Şüphesiz sen büyük bir ahlâk üzeresin.” (el-Kalem, 3-4) buyurulmuş­tur.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in sîreti ve mübârek şahsiyeti, sırf insan id­râkine sığabilen tezâhürleri ile dahî beşerî davranışlar manzûmesinin zirvesini teşkîl eder. O, irşad vazîfesini, insanlık içinde bizzat kendisi örnek olmak sûreti ile tamamlayan zirve bir peygamber ve nümûne-i imtisâl bir şahsiyettir. Allâh -celle celâlühû-, O mübârek varlığı -Kur'ânî tâbiriyle- “üsve-i ha­sene”, yani en mükemmel bir örnek şahsiyet olarak bütün insanlığa takdîm etmiştir.

Âyet-i kerîmede buyurulur:

“An­dol­sun ki, si­zin için; Al­lâh'a ve âhi­ret gü­nü­ne ka­vu­şa­ca­ğı­nı uman ve Al­lâh'ı çok zik­re­den (mü­min)' ler için Ra­sû­lul­lâh'ta üs­ve-i ha­se­ne (en mü­kem­mel bir ör­nek) var­dır.” (el-Ahzâb, 21)

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bizlere hayatının her safhasında her bakımdan müstesnâ bir güzellik ve mükemmellik sergilemiştir. Gerek öz hâlinde gerek tafsîlâtlı olarak bütün davranış güzellikleri O'ndadır. Dolayısıyla her insan, Hazret-i Pey­gamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in şerefli hayatı ve sünnet-i seniyyesinde, kendisine örnek alabileceği davranışların en güzelini ve mükemmelini bulabilir. Yâni Fahr-i Kâinât Efendi­miz'in hayatı, bütün çeşitleriyle birlikte en müstesnâ güllerden derlenmiş bir buke­te benzer ki, arayanlar, kendileri için güllerin en güzellerini o bukette bula­bilirler.

Cemiyetin birbirine zıd noktalarında bulunanlara dahî en mükemmel ör­nek, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'dir. Meselâ, bir mahkû­mun hayatı hâkime, hâkimin hayatı da mahkûma misâl teşkil etmez. Aynı şekilde bütün ömrü maîşet mücâdelesi ve yokluk içinde kıvranmakla geçen bir fakîrin hâli de, varlık içinde yüzen bir zengi­ne nümûne olamaz. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in hayatı ise, her iki tarafa da örnek takdîm eder. Zîrâ, Cenâb-ı Hak, onu insan topluluğu içinde acziyet bakımından en altta bulunan “yetim çocukluk”tan başlatarak, ha­yâtın bütün kademelerinden geçirip kudret ve salâhiyet bakımından en üst noktaya, yani peygamberlik ve devlet reisliğine kadar yükseltmiştir. Efendimiz'in ömrü boyunca yaşadığı devreler, insan hayatındaki her türlü med ve cezir tecellîleri için pekçok ideal davranış örnekleri sergiler. Bu sebeple O'nun hayatı, -hangi kademe ve vaziyette bulunurlarsa bulunsunlar- bütün insanlara kendi iktidâr ve istîdâtları nisbetinde taklid edebilecekleri fiilî, müşahhas ve mükemmel bir örnek teşkil etmiştir.

Peygamberler ve onların izinden yürüyen sâlihlerin dışında insanlığa kurtuluş yolunu gösterme ve onlara örnek birer rehber olma iddiâsındaki bütün insanlar ve bilhassa her şeyi kendi âciz akıl ve idrakleri ile îzâha kalkışan feylesoflar, bu hususta dâimâ nâkıstırlar. Zîrâ peygamberler, ilâhî vahye dayandıkları için, birbirlerini tasdîk eden hidâyet rehberleri olarak gelmişlerdir. Hâlbuki, hakîkati bulma yolunda insanlara rehber olmayı hedefleyen feylesoflar, te'yîd-i ilâhîden mahrûm oldukları ve nefislerinin sultası altında kifâyetsiz akılları ile düşündükleri için birbirlerinin sistemlerini çürüterek ve birbirlerini tekzîb ederek gelmişlerdir. Bu yüzden de ne ken­di­le­ri­ni ne de top­lum­la­rı ir­şâd ede­bil­miş­ler­dir.

Meselâ Aristo, ahlâk felsefesinin birtakım kanun ve kâidelerinin temelini atmış olmasına rağmen, vahiyden mahrûm olduğu için onun felsefesine inanıp bunu tatbîk ederek saâdete kavuşmuş bir tek kimse göremeyiz. Çünkü filozofların kalbleri tasfiye, nefisleri tezkiye görmemiş, fikir ve fiilleri, vahyin müstesnâ yardımlarıyla olgunlaştırılmamıştır.

Vahiyle terbiye edilmemiş zihnî melekeler ve kalbî temâyüllerin insanoğlunu sürükleyebileceği bâdirelerden kurtulmanın yegâne vâsıtası, Âhirzaman Nebîsi ile beşeriyete sunulan “Habl-i Metîn” yâni tutunacak en sağlam kulp olan Kur'ân-ı Kerîm'dir. Kur'ân'ın sînesindeki hakîkatlerin en müşahhas ve fiilî örnekleri de, Hazret-i Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz'in zengin sîretinde mevcuttur. O hâlde, yaratılış gâyesini gerçekleştirmeye mecbur olan insanoğlu için en lüzûmlu iş, feyizli Kur'ân ve sünnet kaynağıyla istikâmetlenmektir.

Diğer taraftan, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, daha risâlet vazîfesine başlamadan önce kendisini sevdirmiş, şahsiyeti, halkın kendisine “Sen Emîn ve Sâdıksın!” demelerini mûcib kılacak bir mükemmellik arz etmiş ve O, dînin teblîğine bu kimlik tesbît ve tescîlinden sonra başlamıştır.

Halk, O 'nun doğruluk ve îtimad telkîn eden güzel seciyesini, daha peygamberlik gelmeden çok önce bilmekte ve O 'nu takdir etmekte idi. O 'na Emîn ünvânını vermiş olan kavmi, Kâbe tâmîr olunurken Hacer-i Esved'i yerine koyma husûsunda ihtilâfa düştükleri zaman, O 'nun hakem liğine itirazsız teslîm olmuşlardı.

Zîrâ Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, öyle bir sıdk hâli üzere idi ki, henüz O'na îmân etmediği devrede büyük bir peygamber düşmanı olan Ebu Süfyan dahî, Bizans imparatoru Herakliyus'un:

“–Hiç sözünde durmadığı oldu mu?” suâline:

“–Hayır! O, verdiği her sözü tutar!” ifadesinden başka bir şey söyleyememişti.

O'nun bu yüce hâlinden gerçek istifâde ise, Mîrâç hâdisesinde Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-'ın:

“–O dediyse, doğrudur!” ifâdesindeki teslîmiyet hâline ermekle mümkündür.

O Âlemler Sultanı'nın, müşrikler tarafından bile «Muhammedü'l-Emîn» (elinden ve dilinden herkesin emniyet ve huzur bulduğu kimse) olarak vasıflandırılmasının sebeplerine ışık tutan bir hâdise de şudur:

Hayber Savaşı'nın cereyân ettiği günlerde yahûdîlerin safından Yesâr isimli bir çoban Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e geldi. Bir süre sohbetten sonra İslâm'a girdi ve müslümanlara katılmak istedi. Ancak Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ona önce koyunlarını sâhiplerine iâde etmesini ve ondan sonra kendilerine katılmasını emir buyurdu. Üstelik savaşın uzadığı ve müslümanlar arasında erzak sıkıntısının baş gösterdiği bir anda... Hiç şüphesiz bu emir, en zor zamanda bile mesûliyet, vazife şuuru ve emânete hassâsiyetle riâyetin ehemmiyetini sergileyen pek mânidar bir misâldir.

Târihen de sâbittir ki, diğer dinlere mensup pek çok kişi, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in üsve-i hasenesini vicdânen tasdîk etmek mecbûriyetinde kalmıştır. Bunların sayısız misallerinden birkaçı da şöyledir:

1789 büyük Fransız ihtilâlinin fikrî temellerini hazırlayanlardan biri olan filozof Lafayet , meşhûr “İnsan Hakları Beyânnâmesi” yayınlanmadan, bütün hukuk sistemlerini tedkik etmiş ve İslâm hukukunun üstünlüğünü görerek şöyle haykırmıştır:

“Ey Muhammed! Senin adâleti gerçekleştirmek husûsunda ulaştığın seviyeyi bir daha hiç kimse gösteremedi!..”

Diğer bir misâl de şudur:

Geçen asrın ortalarında Hollanda'nın Lahey şehrinde toplanan bir ilim ve fikir adamları konseyi, dünyânın yüz büyük adamını tesbît etmiş ve hepsi Hristiyan olan seçiciler, bir numara olarak Hazret-i Peygamber'i tercîh etmek zorunda kalmışlardır.

İşte asıl fazîlet odur ki, İslâm dışındakiler bile onun hakkını teslîm, tasdîk ve îtirâfa mecbûr kala!.. Hazret-i Peygamber'in fazîlet ve dirâyeti, kendisine inanmayanlarca bile hep tasdîk edilegelmiştir…
 
                                                          
                                             Anasayfa   |   Örnek Şahisyet   |   Kullukta   |   Ahlâkta   |   Âdâbda   |   Tebliğde   |   Terbiyede   |   Muâmelede


                                                                  Bu site "Üsve-i Hasene" İsimli Kitaptan Derlenmiştir.                         
                                       [   ©  Her Hakkı Mahfuzdur   ]